• BIST 109.330
  • Altın 155,894
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • Diyarbakır 5 °C
  • Mardin 12 °C
  • Batman 2 °C

40 yıllık kayıp

40 yıllık kayıp
Yazarımız fotoğraf sanatçısı Mehmet Masum Süer, bölgede belgesel fotoğrafçılığın son 40 yılını değerlendirdi. Süer, süren şiddet ortamı yüzünden belgesel fotoğrafçılığının yapılamadığını belirterek, son 40 yılı bu anlamda kayıp yıllar olarak değerlendirdi

 

Yazarımız fotoğraf sanatçısı Mehmet Masum Süer, bölgede belgesel fotoğrafçılığın son 40 yılını değerlendirdi. Süer, süren şiddet ortamı yüzünden belgesel fotoğrafçılığının yapılamadığını belirterek, son 40 yılı bu anlamda kayıp yıllar olarak değerlendirdi.

Mehmet Masum SÜER

Benden bölgede belgesel fotoğrafın durumu ile ilgili bir yazı isteyen arkadaşlar, yazımın konusunu, “Savaşın Gölgesini Fotoğraflamak” olarak düşündüklerini ve bu çerçevede yazımı yazabileceğimi bildirdiler. Çünkü yaşadığımız savaşın hiçbir zaman bir gölgesi ve gölgesinde yaşayan insanlar olmadı. Savaş, gölge bırakmayacak kadar açıktaydı; dağda, sokakta, kentte, köyde, caddede ve hatta evlerin içinde…

1976-1993 yılları arasında Diyarbakır’da değişik gazete ve haber ajansları adına gazetecilik yaptım. 1990’lı yılların başlarında da profesyonel anlamda fotoğraf çekmeye başladım. Ancak son birkaç yıla kadar, ne gazetecilik yaptığım yıllarda nede daha sonraki dönemde bölgede istediğim fotoğrafları çekemedim, bu anlamda hep engellerle karşılaştım. Veya bir dönem ölümle tehdit edildiğim için, sokağa çıkamamak veya her istediği yere rahatlıkla gidememek yüzünden çekemedim…

Örneğin; Melikahmet caddesinde veya Mardinkapı’da bakır bakraçlarda yoğurt satan Karacadağlı veya Mazıdağılı, Derikli kadınların genç kızların rengarenk kiyafetler içindeki görüntüleri…  Karacadağlı kadınların her biri bir tablo değerindeki dövmeli, hızmalı portreleri… Ulucami önündeki kahvehanelerde, şalvarlı çeşit çeşit tabakalardan altın sarısı tütünle sigara saran ve alçak kürsülerde oturup sohbet eden orta yaşlılar ve yaşlıların görüntüleri… Benusen’de, Mardinkapı’da, Yenikapı’da Alipaşa’da sur diplerinde yaşayan insanların ev, ev önleri ve sokaktaki yaşamlarından kesitler… Ve başka görüntüler… İçimde kalan, çekemediğim ve artık çoğu zaman içinde ortadan kalktığı için artık çekemeyeceğim fotoğraflar…

1980 öncesi bölgede etkili olan farklı siyasal grupların engellemelerini, 1980 faşist askerî darbesinden sonra yönetimi ele geçiren asker ve polisin engellemesi izledi. 1984’ten sonra ise bu engellemeler katlanarak arttı, 1993 sürecinden sonra ise farklı bir boyut kazandı. Bu süreçteki engellemeler artık belli bir mücadele planının parçasıydı ve bilinçli bir engelleme özelliğini taşıyordu.

Engelleme derken sadece medyaya, basına konulan engellemelerden değil; köyde, kentte, sokakta veya herhangi bir alanda fotoğraf veya film çekimi ile ilgili engellemeden de söz ediyorum. Basın, bölgede her istediğini görüntüleme veya fotoğraflama olanağına sahip değilken, benim gibi, kent ve insan belgeseli çeken fotoğrafçıların sokakta rahat çalışması düşünülemezdi bile… Hele can güvenliği olmayan birinin, asla…

Türk basınının belli başlı gazete ve ajanslarına çalıştığım yıllarda, fotoğraf çekme alanlarımız, sadece asker ve polisin izin verdiği alanlarla sınırlıydı. Bunun dışında fotoğraf çekmek hem yasak hem de çok tehlikeliydi. Tek fotoğraf çekebildiğimiz noktalar, dönemin olağanüstü hal bölge valisi veya il valisinin, zaman zaman helikopterle çevre il ve ilçelere yaptıkları gezilerdi. Valilerin temasları ve halkla görüşmelerinin görüntüleri.. Veya yine helikopterle götürüldüğümüz çatışma alanlarıydı. Bu noktalara, çoğu zaman, çatışmalarda yaşamını yitiren PKK militanlarını görüntülemek için götürülüyorduk…

1980’li ve özellikle 1990’lı yıllarda, devletin içinde karanlık işler yürüten çevrelerin en korktukları şeylerden biri de film veya fotoğraftı. Hatta diyebilirim ki yazıdan daha çok korkuluyordu fotoğraf çekiminden. Nitekim son dönemin Kürt basın tarihine geçen, bu çevrelerin yaptıklarını deşifre eden kimi fotoğrafların etkilerinin ne kadar büyük olduğunu hep beraber gördük…

Ancak fotoğraftan bu kadar korkan tüm çevrelerin, bir yandan da fotoğrafı birbirlerine karşı kullandıklarını görüyoruz… Devlet içindeki bazı odaklar, yaptıklarının fotoğrafla belgelenmesinden korkarken; gösteri ve yürüyüşlerle diğer eylemlere katılanları belgelemede fotoğraf ve filmi kullanmaktadır… Özellikle devlet güvenlik güçlerinin bu anlamda yaptıkları gizli veya açık fotoğraf veya film çekimleri, zaman zaman kitlelerin büyük tepkisine yol açmakta, hatta bazı yerlerde bu çekimlerin engellendiğini görüyoruz.

Fotoğrafın bölgedeki kimi çevreler için ne anlama geldiğini, yaşadığım olaylardan bazılarından örnekler vererek açıklamam daha etkileyici olur diye düşünüyorum:

1990’lı yılların ortalarıydı. Urfakapı semtinde tarihi Diyarbakır surlarının çöplük olarak kullanıldığı alanda fotoğraf çekmeye çalışıyordum. Amacım surların içinde bulunduğu durumu belgelemekti. Fotoğraf çekerken çevrede kimse yoktu. Birden surlardaki bir kapıdan, 20-25 yaşlarında üç genç çıktı, yanıma gelerek fotoğrafı niçin ve kimin adına çektiğimi sordular. Herhangi bir gazete için çekmediğimi ve surların durumunu belgelemek için çektiğimi söyledim. Gerçekten o günlerde bir basın kuruluyla ilişkim yoktu. Kimliğimi göstermem ve Kürtçe konuşmam da kâr etmiyordu. Gençler, “Türk basını için çalıştığımdan kimliğimi sakladığımı ve başka bir amaçla orada bulunduğumu” düşünüyorlardı. Aksini kanıtlayamadım, makinamdaki filmi çıkarıp teslim ederek ellerinden kurtuldum.

Bir yıl kadar önceydi yine bu noktada akşam karanlığında surların fotoğrafını çekiyordum. Sur diplerinde yaşayan gençlerden oluşan bir grup yanıma gelip, nerenin fotoğrafını ve niçin çektiğimi sordular. Hemen hepsi sarhoştu ve uyuşturucu kullanmışlardı. (Maalesef son yıllarda sur diplerinde ve üstünde bu şekilde yaşayan gençlerin sayısı arttı. Akşam hele gece geç saatlerde surlarda gezinmek  tehlikeli bir hal aldı.) Ben gençlere, surların gece fotoğrafını çektiğimi ve kendilerini çekmediğimi bir türlü anlatamadım.

Son çare olarak, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı sayın Osman Baydemir’in makinamda kalan bir fotoğrafı aklıma geldi. Bana plaket verdiğinde çekilen bir fotoğraftı, ikimizi gösteriyordu. Gençlere, makinanın LCD ekranından bu fotoğrafı gösterdim. Fotoğrafı görür görmez, “Bu bizim Osman Başkan!” diye çığlık atarak, karşımda esas duruşa geçtiler. Özür dileyerek, “Ellerinden öperiz abi.. Bir emrin olursa buradayız, haberimiz olsun!” demeye başladılar… Bu kez de bu şekilde kurtulmuştum…

 

 

Bu yılın mart ayının sonlarında, belgesel arşivim için, Diyarbakır’da Koşuyolu Parkı’nda kurulan “Demokratik Çözüm Çadırı”nı fotoğraflamak için gittim. Çadırın içindeki bir görevliye fotoğraf çekmek istediğimi belirterek için izin istedim. İstediğim fotoğrafları çekebileceğimi söyledi. Çadırların içinden, dışından fotoğraflar çektikten sonra biraz geriye çekilerek çadırların önünde, otların üzerine oturan çok sayıda aileyi çadırlarla birlikte çekmek istedim. Fotoğraf çekerken, aniden arkamdan beliren bir grup genci ve iki görevliyi buldum. Hemen hepsi bir ağızdan çok kızgın bir ifadeyle, neden fotoğraf çektiğimi soruyordu. Kapşonlu yağmurluğum, kot pantolonum, kısa saçlarım, hafif spor giysilerim ve hepsinden de kötüsü, fotoğraf çekerken ayaklarıma çektiğim botum!..  Tam bir polis görevlisi görüntüsü!.. Gençlerin gözü dönmüştü adeta…

Ben sakin olmalarını istedikçe ve bir şeyler anlatırken, her biri büyük bir kızgınlıkla bir şeyler söylüyordu…. Neden fotoğraf çektiğimi anlatamadım, anlatamazdım da… Bir gazeteyle çalışmamak, belge için fotoğraf çekmek de neyin nesi oluyordu… Bu kez aklıma gelen çare, hangi gazeteci arkadaşı isterlerse , kendi cep telefonumdan kendileriyle görüştürebileceğimi söylemek oldu… Adını verdikleri gazeteci arkadaşı telefonumla arayarak gruptan birine verdim…  Tanıyıp tanımadıklarını sorduktan sonra özür dilediler ve çekime devam edebileceğimi söylediler… Bir gün önce fotoğraf çeken bir kişinin yakalanıp kıyasıya dövüldüğünü sonradan duydum…

En ilginç olayı ise önceki yıl Şırnak’ın Silopi ilçesinde yaşadım. İlçede Kültür ve Sanat Festivali’nin yapılacağını duyunca, çok ilgi duyduğum Kürt kadın ve erkek ulusal giysilerini, festival ortamında da olsa fotoğraflamak amacıyla ilçeye gittim. Botan yöresinin renkli ve orijinal kadın ve erkek giysilerini fotoğraflayacağım için hem mutlu hem de heyecanlıydım.

İlçeye varınca, festival tertip komitesine kendimi tanıtarak amacımı söyledim hatta internet ortamında yayınladığım çalışmalarımı görmek isterler diye web sitelerimin adreslerinin de yer aldığı kartvizitimi verdim. Ancak komiteden bir görevli, festivalde fotoğraf çekemeyeceğimi, kararlarının kesin olduğunu söyleyince, şoke oldum, neye uğradığımı şaşırdım. Kararın kişisel olarak sadece benimle ilgili olduğunu düşündüm bir an. Ancak az sonra bu kararın genel olduğunu ve DİHA’nın bir fotoğraf makinesi ile bir kamerasının dışında festival boyunca hiç kimseye fotoğraf ve film çektirilmemesi kararının alındığını öğrendim. Binlerce kişinin katıldığı, eğlendiği bir festivalde fotoğraf çektirmemek çok ilginç gelmişti bana. Anlamakta zorluk çekiyordum. Karar değişebilir diye bir gece bekledim ancak değişmeyince ertesi gün ilçeyi terk ettim. Çekilen fotoğrafların güvenlik güçlerinin eline geçebileceği kaygısıyla böyle bir kararın alındığını öğrendim.

Üzülerek belirtmem gerekir ki biz, özellikle kent ve insan belgeseli çeken fotoğrafçılar için son 40 yıl kayıp yıllar oldu. Kent ve kasabaların değişen dokusunun ve yaşamın içinden insanların fotoğraflarının ve filmlerinin en az çekildiği veya hiç çekilemediği bir dönem oldu ve olmaya devam ediyor, bu yıllar…

 

Bu haber toplam 1035 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Güneydoğu Güncel | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0412 228 38 21 | Haber Scripti: CM Bilişim