• BIST 104.918
  • Altın 147,092
  • Dolar 3,4930
  • Euro 4,1820
  • Diyarbakır 23 °C
  • Mardin 20 °C
  • Batman 21 °C

KAMPLUMBAĞALARA KONSER VERDİ

KAMPLUMBAĞALARA KONSER VERDİ
Kaplumbağa şarkıcısı olarak bilinen Kızıltepe’li Kürt sanatçısı Mehmet Atlı, Mardin’in Kızıltepe ilçesinde yıllardır ıslah edilmeyi bekleyen Zergan deresine dikkat çekmek için gitarıyla derede kaplumbağalara sevilen şarkılarını söyledi.

 

Kaplumbağalara konser verdi

 

Kaplumbağa şarkıcısı olarak bilinen Kızıltepe’li Kürt sanatçısı Mehmet Atlı, Mardin’in Kızıltepe ilçesinde yıllardır ıslah edilmeyi bekleyen  Zergan deresine dikkat çekmek için gitarıyla derede kaplumbağalara sevilen şarkılarını söyledi.

Kızıltepe’ye Zergan deresine dikkat çekmek amacıyla geldiğini  belirten Atlı ile Kızıltepe’de Zergan deresinde geniş bir söyleşi yaptık.

 

Röportaj: Serhat ALTAY 

 

Bilindiği gibi bölgemizin çok önemli sorunları var, fakat bu büyük sorunların gölgesinde kalan sorunlarımızdan biri olan çevre sorununa bakarsak, siz, sanatçı gözüyle neler söylersiniz?

 

Endüstrileşen, büyüyen her ekonomi gibi Türkiye ekonomisi de büyük bir kirlilik ve tahribat yaratıyor. Bu tahribatlar ve bunlara karşı örgütlü tepkiler, tüm dünyada olduğu gibi, bizde de gelişti. Türkiye’yi bugüne kadar yönetenlerin bu konuda iyi bir sınav vermediği ortada. Çevreci hareketlerin gücü de olması gerekenin çok altında. Bölgemizde ise kapitalist gelişim süreçlerinin Türkiye’de yarattığı tahribata ek olarak, devletin bölgeye genel bakışının acı sonuçları ve son otuz yılda bir savaşla somutlanan istisnai gerçekleri söz konusu. Bölgenin birçok yerinde bu tür çevre sorunları var. Mimarinin tahribatı, en azından kaderine terk edilmişliği var. Estetikten yoksun, ne geleneksel dokusunu koruyabilmiş ne de yerine iyi yeni örnekler ortaya koyabilmiş, sevimsiz, bakımsız kasabalarımız, dev kentlerin dev sorunları var. Sularımızın durumu da pek iyi değil. Mesela Dicle vadisi, Hasankeyf, Munzur ve Kızıltepe’de de Zergan gibi. Dicle vadisi büyük bir proje kapsamında ele alınıp ıslah edilecek, şehir halkının hayatına, hizmetine sokulacak diye bir beklenti var, yıllardır hayata geçemeyen. Ne var ki böyle büyük projelerin gerçekleşmesi de büyük zamanlar, büyük paralar ve büyük siyasi mücadeleler gerektiriyor. Bugünden atabileceğimiz küçük, pratik adımları da geciktiriyor bu büyük beklentiler. Sorunlarımız ciddi ve acil çözümler gerektiriyor. Biz doğayı ciddiye almazsak doğa da bizi ciddiye almaz.

 

Eskiden Zergan Deresinde insanlar balık tutabiliyorken bugünkü durumu ortada... Mimar olmanız açısından da orayı incelerken dikkatinizi çekmiştir; şu anda derenin etrafı işgal altında, derenin etrafını evler sarmış durumda; buna ne diyorsunuz?

 

Bir önceki soruda devletin genel politikasından ve kısmen de yerel yönetimlerin yetersiz kalmasından şikâyet ettik. Madalyonun öbür yüzünde de toplumun sorumluluğu var. Bu tahribatlar ve bunlara karşı kayıtsızlık bu konuda sessiz bir toplumsal mutabakat söz konusu olduğu için mümkün olabiliyor. Dersim, Hasankeyf, Malatya, Elazığ, Diyarbakır ya da Kızıltepe fark etmez, kimimiz bu gelişmelerden çıkar sağladığı için, araziler değerlendiği,  boş tarlalar para ettiği için, gelişmeden ve kalkınmadan aynı yanlış şeyleri anladığımız için bunlar mümkün olabiliyor. Yani sessiz bir konsensüs söz konusu. Aslında bu sessizlik de anlamlı. Hasankeyf konusunda zaten geç kalınmıştı. Bu tip mücadelelerde daha içten, daha organize  olunsaydı, bütün dünyanın desteği alınırdı. Gerçekte biz bu konularda yeterince içten olmadığımız için başarısız oluyoruz. Ben Kürtler olarak etkili ve içtenlikli bir çevre politikamız olduğunu düşünmüyorum. Çevresel sorunlarımız zaman zaman telaffuz edilse de etkili bir karşı çıkışımız ve yeterli alternatif arayışlarımız yok.

 

Ama bu durum olumlu açıdan bazı şeylerin gelişmeyeceği anlamına gelmez; bir şeyler olacak ve olmalı da. Ne dersiniz?

 

Tabii. Bunlar,  toplumun kendisi isterse olur. Yani bu tür şeyler dışarıdan söylem ithal etmekle olmaz. Temel sorunumuzun Kürt kimliğinin özgürlüğü meselesi olduğunu biliyoruz. Bu uğurda verdiğimiz mücadeleler elbette kendi çağdaşlarından etkilendi, dünyadaki hâkim söylemlere paralel bir gelişim sağlamaya çalıştı. Dünyada rüzgârlar soldan eserken, ezilen her toplum gibi sol bizim için de bir ümitti. Dünyada daha çevreci ya da kültüralist söylemler ön planda iken, tüm dünyada çevresel, tarihi, mimari ve kültürel vb. değerlerle ilgili bir birikim olmuşken, bu birikimden faydalanmaya, bu söylemlere paralel bir siyasi dil oluşturmaya çalıştı elbette Kürt siyaseti de.  Ama bizimki biraz söylemde kalmak durumunda, çünkü bizim asıl sorunumuz hep Kürt Sorunu.  (Aslında Türk Sorunu) Bu ikincil gündemlere o yüzden pek sıra gelmez. Bunların ancak toplum istediği zaman sırası gelir. Bugüne kadar bu konularda toplum olarak iyi sınavlar vermediğimiz oldu. Dicle’nin hemen kıyısında, Kırklar Dağına şu anda konaklar, yüksek bloklar falan dikiliyor. Dersim’de ya da Hasankeyf’te de iyi geçemedik bence. Van Gölüne iyi baktığımız, oraları güzelleştirdiğimiz söylenemez.

 

Yanılmıyorsam şu anda yüksek lisans okuyorsunuz; lisans bitti mi? Bundan sonra akademik kariyerinize devam edecek misiniz?

 

Yüksek lisans bitti, doktoraya hazırlanıyorum.  Üniversitede öğretim görevlisi olarak ders veriyorum.

 

Müziğinizi de icra ediyorsunuz, peki koşullarınız nasıl? Dinleyicilerin ilgisi ne yönde? Siz mevcut ilgiden memnun musunuz?

 

Bölgenin koşulları ortada… Bir yere davet edildiğin zaman oranın koşulları neyse odur. İlgiden, müziğimize gösterilen teveccühten memnunum. Konserlerimiz genellikle bölgemizde. Zaman zaman daha uzak seyehatler de oluyor. Şehirlerimizin, kasaba ve köylerimizin kültür ve sanatla ilgili daha çok imkâna, daha çok aktiviteye ve eğitim kurumlarına ihtiyacı var. Her şeyden önce kimliğine, doğal ve moral değerlerine saygı duyan projelere ihtiyacı var.

 

Konserlerinizdeki dinleyici katılımını nasıl buluyorsunuz?

 

Sanat toplumsal bir olgu. Burada rakamlardan ziyade nasıl ortamlar oluşturduğumuz önemli bence. Eğlenmek, iyi vakit geçirmek ya da edebiyatı, mimariyi, müziği yaşamak için organizatörü, yetkilileri, sanatçıları, dinleyicileri ve okurları ile hepimiz nasıl ortamlar oluşturmalıyız sorusu ön planda olmalı.

 

Dikkatimi çekmiştir, her zaman sizin müziklerinizde geleneksel müzik ile modern müziğin aynı anda yorumlanış biçimi var. Burada vermek istediğiniz mesaj nedir?

 

Geleneksel şarkılardan Mıhemed Şéxo gibi, Aram Tigram gibi değerlerin bize miras bıraktığı şarkılardan kendimce öğrendiğim bir şey var: mesela ‘ay lé gulé’ şarkısı, ki bugün dere kenarında okuduk, aslında memleket sevdasını anlatan bir şarkı. Bir yeri sevmek ne demektir? Temel soru bu aslında. Daha doğrusu sevmenin kendisi ne demektir? Sevmenin bin bir biçimi varsa, bir yeri sevmenin de bin bir biçimi vardır. Ben aslında müziğin sofistike sorunlarını tartışmaktan çok böyle bir gündemle buraya geldim. Yaşadığımız yeri seviyor muyuz, seviyorsak nasıl sevmeliyiz? Zergan vesilesiyle aslında konuştuğumuz şey memleketimizi nasıl sevdiğimiz konusudur.

 

Mezopotamya Medeniyeti çok büyük bir geçmişe dayanan bir medeniyettir.  Tarihin başlangıcı Sümerlerdir denilir ve aslında Mezopotamya Medeniyeti’nin de yazılı anlamda başlangıcıdır. İnsan-su ya da Medeniyet – doğa aslında ilişki ve çelişkisi bağlamında her ikisi de birbirlerini besleyen olgulardır. Neden bir zamanlar medeniyetlerin var olmasına öncül olan Ekoloji bu günkü ilgisizliğe maruz kalmış durumda?

 

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür Medeniyet dediğimiz şey aslında insanın doğayla ve kendisiyle ilişkisine dayalı. Doğayla nasıl bir ilişki kurduğu, doğayla nasıl bir savaş verdiği, onu nasıl egemenliği altına aldığı ve ona nasıl uyum sağladığı gibi konular önemli. Burada öne çıkan başlıklardan biri insanın suyla ilişkisi. Büyük medeniyetlere bakarsanız suyla güçlü büyük ilişki görürsünüz. Mezopotamya medeniyetlerinin Dicle ile Fırat’la, Mısır’ın Nil’le… İndus vadisi, Ganj,  Amazon, Tuna, Ren ya da Missisipi. Nereye bakarsanız bakın nehirlerle insanoğlunun temel bir ilişkisi, temel bir çelişkisi ama aynı zamanda bir arkadaşlığı vardır. Hatta öyle bir arkadaşlıktır ki bu, yer yer suya tapma biçimini dahi alır. Suya büyük bir sevgi, büyük bir aşkla bağlanma biçimini alır. Bizim geçmişimizde de bu böyledir. Yani geçmişimizde bizim sularımız da mübarek sayılan varlıklardı. Su hayatın başlangıcıdır, suyu kutsal saymazsak neyi kutsal sayacağız? Çok tanrılı dinlerden, tek tanrılı dinlere ve nihayet dinimize, İslamiyet’te kadar sulara, bu doğal varlıklara kutsallık atfedilmiştir. Bunlara nasıl davrandığımız, bizim nasıl insanlar olduğumuzla ilgili ipucu vermektedir. Eğer suya saygı ve sevgiyle, kutsal bir şeye yaklaşır gibi yaklaşıyorsak ondan güzel bir karşılık görürüz. Bundan bir medeniyet türer. Ama ona pislik muamelesi yaparsak onun laneti de bizi çok geçmeden bulur, o su bizim başımıza bela olur. Zergan’a hak ettiği saygıyla yaklaşırsak, o bizim için bir nimet olacaktır. Ona bu güne kadar davrandığımız gibi davranırsak bizler için lanet ve hastalık üretmeye devam edecektir. Bu noktada kararımızı vermek zorundayız: biz nasıl bir çevrede yaşamak istiyoruz? Kasabalarımız nasıl yerler olacak? Sineklerin uçuştuğu, hastalıkların saçıldığı, çocuklarımızı gönül rahatlığıyla büyütemeyeceğimiz bir çevrede mi yaşamak istiyoruz, yoksa bütün dünyayı alnı açık başı dik bir şekilde davet edeceğimiz, misafir edebileceğimiz çevreleri mi inşa edeceğiz? Geleceğimizi belirleyecek şey bu temel kararımız olacak. Bu yüzden “Kızıltepe Zergan Deresi Gönüllülerinin” yapacaklarını; Kızıltepe’nin geleceği için gönüllü bir gayret olarak görüyorum. Çok eski kaynakları tarayarak bu güne kadar gelip, derin araştırmalara dayanması gereken, zahmetli bir faaliyettir çevrecilik. Dünyada başarılı örnekler var. Avrupalıların nehirlerini, göllerini, sularını nasıl değerlendirdikleri, şehir hayatına nasıl kattıkları, onun çevresinde nasıl yaşama olanakları yarattıkları ortada. Bunların bilgisi mevcut, bunları öğrenmek için çok şey gerekmiyor. Dünyanın yardımını istersek buraya akacak. Munzur için, Hasankeyf için, Zergan için ve Diyarbakır için dünyanın yardımı akacak. Ama önce bizim bazı şeylerin gereklerini yerine getirmemiz lazım. Biz gerçekten doğayı, suları, bu gölleri, bu toprakları, bu şehirleri, bu mimarileri seviyor muyuz, seviyorsak nasıl seviyoruz? Çocuğunu döven adama da sorsanız çocuğunu seviyor, dövmeyen adama da sorsan seviyor. Bu sorunun üzerinde düşünmemiz lazım.

 

Son olarak bu röportajı okuyanlara bir çağrınız var mı?

 

Kürtler olarak bazı temel sorunlarımız çözülmedi, bazı önceliklerimiz var. Özgürlüğümüzle, dilimizle ve kimliğimizle ilgili bazı önceliklerimiz var. Bu durum, bu mecburiyet hali başka bazı problemleri ikinci, üçüncü plana itmemize yol açtı. Ama artık bunun da değişmesi gerekiyor, bu kaderi kırmamız gerekiyor. Çevre konuları da önemli ve bugüne kadar ertelediğimiz ne varsa bunlarla ilgilenmemiz gerekiyor. Üniversitedeki bilim adamlarıyla, sanatçılarımız, siyasetçilerimiz ile bütün bir toplum, önce bir toplum olduğumuzun idrakine varmakla başlamak üzere, bu konularda duyarlı olup gereğini yapmamız lazım.

 

 

Bu haber toplam 753 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Güneydoğu Güncel | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0412 228 38 20 | Faks : 0412 228 38 22 | Haber Scripti: CM Bilişim