• BIST 109.330
  • Altın 155,910
  • Dolar 3,8589
  • Euro 4,5402
  • Diyarbakır 2 °C
  • Mardin 6 °C
  • Batman 3 °C

KAYIP BİR KITA

KAYIP BİR KITA
1974 yılının belirsiz bir sonbahar gününde doğdu. Ancak nüfus memuru 1 Nisan diye düştü talihsiz notunu. O günden beri mavi bir şakaya benzetir kimliğini. Tanklarla el ele tutuşup okula gittiği yıllarda önce okumayı ve yazmayı öğrendi, şimdi ise uzun uzun

 

KAYIP BİR KITA...(I) Feyzi Baran’ın Röportajı

Mehmet Oğuz

1974 yılının belirsiz bir sonbahar gününde doğdu. Ancak nüfus memuru 1 Nisan diye düştü talihsiz notunu. O günden beri mavi bir şakaya benzetir kimliğini. Tanklarla el ele tutuşup okula gittiği yıllarda önce okumayı ve yazmayı öğrendi, şimdi ise uzun uzun susmayı öğreniyor.

1992 yılından başlayıp 2005 yılına kadar süren maceralı bir üniversite hayatından sonra 5 üniversite değiştirip en son Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tarih Bölümünden mezun oldu. Van ve Diyarbakır’da iki yıl ücretli öğretmen olarak çalıştıktan sonra öğretecek değil, öğrenecek çok şeyi olduğu düşüncesiyle istifa edip yerel bir gazetede muhabir, yazı işleri ve haber müdürü olarak çalıştı.

İlk şiirlerini 1990’lı yılların Güneydoğu coğrafyasına kurban verdi. Bu dönemde ortaokul ve lisede yazdığı şiirler ailesi tarafından tehlikeli sözler olarak görüldüğü için bir kış günü ateşe verildi. Bütün aile 2000’ e yakın şiirin ateşiyle ısınırken; o bir köşede içi titreyerek izledi bu manzarayı.

Daha sonra kaleme aldığı 500’ den fazla şiiri ise 1998 yılında kendi isteğiyle karlı ve büyülü bir Mart gecesinde şair dostu M. Emin Al ile birlikte bir kibrit çöpüyle ateşe verdi. Yer Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Erkek Öğrenci Yurdunun 5. Katının etüt salonuydu. Şiirleri yaktıkça kendi küllerinden yeniden doğacağına inanıyordu. Gerçekten de büyü tutmuş ve şiir yeniden doğmuştu.1998 yılından sonra profesyonel anlamda şiirler yazmaya başlamış ve şiiri bir yaşam biçimi olarak benimsemişti.

İlk şiirinin ne zaman ve nerde yayınlandığını hatırlamıyor. 1998 yılında GÜNEY dergisinde "IRGAT ŞUİ" mahlasıyla yayınlanmış olan “Yüreğim Öldü Çocuklar” şiirini, yayınlanan ilk şiiri olarak kabul ediyor. Bu tarihten sonra yazmış olduğu şiirler; Milliyet Sanat (Genç Şairler Antolojisi 2000), E dergisi, Berfin Bahar, Yasak meyve, Yaratım, Hayal, Pitoresk gibi dergilerle, üniversite öğrencilerinin çıkardıkları çeşitli fanzin ve dergilerde yayımlandı.

Kendisinin şair olarak nitelendirilmesinden ve yazdıklarına şiir denmesinden pek hazzetmiyor... Kendisini şair değil, yaşadığı günün tanığı ve sanığı olarak görmekle birlikte; yazdıklarını da şiir değil şuur olarak adlandırmaktadır. ‘Neden yazıyorsun?’ sorusuna: 'HAYATI TERS YÜZ EDİP CEBİNDEKİ YALANLARI ORTAYA DÖKMEK VE İNSANLARIN KENDİLERİNİ İNANDIRDIKLARI BU YALANLARLA YÜZLEŞMELERİ İÇİN YAZIYORUM' diye yanıt vermektedir...

Hiçbir harfin yekdiğerinden büyük olamayacağı inancı ve noktalama imlerinin şiirin sınırsızlığına engel teşkil ettiği düşüncesiyle; şiirlerinde mecbur kalmadıkça noktalama imleri ve büyük harf kullanmamayı tercih ediyor.

Sus/Kuyu/Su başlığını taşıyan epik şiiri, Şubat 2008 yılında Hayal Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. 2. kitabı “ya Su ya Meyra”  2010 yılında Diyarbakır valiliği tarafından düzenlenen Doğumunun 100. Yılında Cahit Sıtkı Tarancı Şiir Yarışmasında 1. lik ödülüne layık görüldü ve yine Hayal Yayınevi tarafından 2011 yılında yayımlandı.

Şiirin yanı sıra, çeşitli dergi ve gazetelerde kültür sanat yazılarıyla politik yazılar da yazmaktadır.

Ödülleri

- Batman Valiliği Türk Dil Şenliği: 1.lik.
- Hüseyin Çelebi 14. Şiir ödülü: Jüri Özel Ödülü
- Marmaris Şiir Akşamları: 2.lik
- 2009 Homeros Şiir Ödülü Jüri Özel Ödülü (O dönemde CHP’li Karşıyaka Belediyesi’nin 291 işçiyi işten çıkarması üzerine ödülü almayı reddetmiştir.)

- GAP Kültür Birliği Cahit Sıtkı Tarancı Şiir Yarışması 2. lik Ödülü
- Diyarbakır Valiliği Doğumunun 100. Yılında Cahit Sıtkı Tarancı Şiir Yarışması 1. lik Ödülü

Kitapları

1- sus/kuyu/su
2- ya Su ya Meyra

KAYIP BİR KITA -II  (MEHMET OĞUZ )

Feyzi Baran’ın Röportajı

Yazmaya başlayanlar genelde şiirle başlar. Ama bana göre pek farkında olmadıkları bir şey var; şiirde tutunmak zordur. Sizin şiiri seçmenizin özel bir sebebi var mı?

Ben yazıya şiirle değil, öyküyle hatta masalla başladım dersem daha doğru olur. Çocukluk yıllarımda olağanüstü bir hayal gücüm vardı. Gem vurulamaz bir hayalperesttim. Hatta bu hayalciliğim başıma sık sık belalar açardı. Yeni yerler keşfetmenin heyecanıyla evden kaçıp kaybolmalar, olur olmadık yerlere tırmanıp düşüp yaralanmalar… Tecrübe ettiğim bu belaları allandırıp pullandırıp arkadaşlarıma aktarırdım. Araya bazen küçük bazen de içinden çıkamayacağım yalanlar katarak… Ama işin en heyecanlı tarafını adına “yalan” dediğimiz edebiyatta “kurgu” olarak adlandırılan o hayali yaratıcılık kısmı oluşturuyordu. Daha sonra bunları küçük küçük notlara döktüm ve ilk masallarım, ilk öykülerim çıktı ortaya… Zamanın yıkıcılığı ve bazı çevresel faktörler o masalları yazılı olarak günümüze taşımaya engel oldu. Yani yazılı olarak elimde yok ama hala aklımda o günlere dair birkaç öykü var…

 Size göre şiirin bir tanımı var mı?

Sizin de bildiğiniz gibi bu sorunun asla tatmin edici bir yanıtı olmamıştır. Ben dâhil birçok insan şiire herhangi bir tanım getirmeyi pek uygun görmemişlerdir. Bununla birlikte şiirin ne olup ne olmadığı üzerine birçok yazı kaleme alınmıştır. Benim için de şiirin bir tanımı yok. Ama zorlama bir tanım yapılacaksa ‘şiir, belki de tanımlanamayanı tanımlama çabasıdır’ gibi paradoksal bir cevap verebilirim.

Şiirle ne zaman tanıştınız? 

 Sanırım yeni doğmuştum. Annemin beni emzirdiği o ilk dakikalardı şiirle tanışmam. Ki o sıcacık anne tadı hala dilimdedir. Daha sonra sık sık karşılaştık şiirle… Daha doğrusu ilk karşılaşmamızdan sonra hiç ayrılmadık. Şiirin koynunda büyüdüm diyebilirim.

İlk kitabınız sus/kuyu/su ki tek şiirden oluşan bir kitap. Temelin de sessizliği konu alan o kadar uzun bir şiir yazma fikri nasıl gelişti?

Böyle bir fikir hiçbir zaman gelişmedi. Şiir bittiğinde kendiliğinden uzun bir şiir çıkmış oldu ortaya. Ben bu şiiri 2000 yılında Diyarbakır’da yazmaya başladım. Daha doğrusu ilk dize orda ortaya çıktı. Şiire son noktayı Van’da bıraktım. 2000 yılında Diyarbakır’da bir dostumdan ödünç aldığım bir cümleyle başladım şiiri yazmaya. Kitapta tırnak içine alınmış tek dize de o cümledir. O ilk dizenin ardından içinden çıkamadığım bir sessizliğin derinliğinde kaybettim kendimi. Nihayet dört yıl sonra yüzeyi bulabildim. Kuyudan çıktıktan sonra yanımda getirebildiklerimi sus/kuyu/su kitabımda anlatmaya çalıştım. Yani o tek şiirden oluşan sus/kuyu/su kitabım, 4 yıl süren bir sancının ürünüdür.

Sus/kuyu/ su kitabını yazma evresindeki psikolojinizi çok merak ediyorum.

Az öncede belirttiğim gibi hakikaten sancılı bir süreçti o. Gecelerce uyumadığımı bilirim. Bir kelimenin peşinde günlerce dolaştığımı… İnanın bu abartı değil. Bunların hepsini yaşadım ve bu sürece tanık olan çok yakın arkadaşlarım vardır. Onlar cefamı çok çekmişlerdir. Hiç beklemedikleri bir anda agresifleşerek kalplerini kırmışlığım olmuştur mesela… Bunun gibi daha çok şeyler yaşadım. İçe kapanmalar, sayıklamalar ve sık sık gündüz düşlerine dalıp gitmeler. Böyle bir ruh halinde olan insanın ister istemez sosyal hayatı alt üst durumdadır. Mesela şiirin tamamlanma sürecine doğru ben üniversite son sınıftaydım. Bütün zamanımı şiir yazarak geçirdiğim için derslere girmiyordum. Alttan kırka yakın dersim kalmıştı. Bu yüzden okulu bir yıl uzattım. Bu iyi bir şey mi diye sorabilirsiniz? Asla değil. Bu yazıyı okuyacak hiçbir insana kötü örnek olmak istemem. Şimdi geriye dönüp baktığımda o dönemi kesinlikle ruhen sorunlu biri olarak yaşadığımı düşünüyorum. Dış görünüşte bir “Derviş” edasındayım ama bu Derviş hiçbir dergâha gönül vermediği gibi bütün dergâhlara restini çekmiş biriydi. Bu da hiç kimseye tavsiye edilecek veya iyi bir şey diye söylenecek bir durum değil elbette.

 “Tanrıya kızmış bir Derviş”  sanırım aradığım tanım tam da bu.  Derviş niye kızdı Tanrıya, bir sebebi var mıydı?

 Aslında bu dervişin tanrıyla hiçbir alıp veremediği yoktu. O tanrısıyla gayet uyum içinde sessiz sedasız hasbıhal eden biriydi. Öfkesi tanrıyla arasına girmeye çalışan ve kendini tanrının yerine koyan yaşadığımız dünyanın sahte tanrılarınaydı. Paranın icadından bu yana tanrı herkesin cebinde dolaşıyor. Üstelik bu cep tanrısına tapınanlar bu pagan inançlarını gizlemek için asıl tanrıyı kendilerine paravan yaptılar. En basitinden herhangi bir kutlu kişinin türbesinden bile bağışlar adaklar vs. ile kazanç elde etmeye çalışıyorlar. Bu tanrı pazarının o kadar çok şirketi var ki, spor kulüplerinden tutunda, pop kültürün idollerine, yediğiniz içtiğiniz yiyeceklerden tutun giyindiğiniz kıyafetlere, okuduğunuz kitaplardan bindiğiniz arabalara ve hatta örnek aldığınız şahsiyetlere kadar her şey bu pazarın içinde. İşte Dervişin reddiyesi ve resti bunlar içindi. Ama itiraf etmeliyim ki bütün bunlara göz yumduğu için asıl yaratıcıya da kızmıyor değildim. Çok sonradan kendi kendime Yüce Yaradan’ın zulmeden değil adil davranan olduğunu kavrayarak ona karşı isyanımı bastırmış oldum.

Sus/kuyu/su daha çok mistik bir kitap. Nasıl diyeyim tarihle mitolojiyle yoğrulmuş kendine ait bir kutsal kitap yazmış gibisiniz. Bu konuda yanılıyor muyum?

 Hayır, yanılmıyorsunuz. Gayet doğru bir tespit… Zira başta sus/kuyu/su olmak üzere benim bütün şiirlerimin arka bahçesini ağırlıklı olarak tarih, din, mitoloji ve felsefe oluşturur. Yani ben şiirimi bu bahçenin çiçeklerinden deriyorum. Gündelik dilin kullanımı ve popülizme yatkın bir anlayışı hiçbir zaman kabullenmedim kabullenmeyeceğim de… Buradan bakıldığında şiirimin dilinin biraz kaotik, anlaşılmaz ve ağır olduğu söylenebilir. Elbette bu kabulüm ama şiir okuyacak birilerinin de (okurun) okuduklarını anlama çabası içinde bir iki kitap karıştırması fena olmaz diye düşünüyorum.

 İki kitabınızda da yazdığınız şiiri yaşadığınız anlaşılıyor. Yaşamış olduğunuz acılar ve sevinçler yer yer bazı dizelerde göze çarpsa da çoğunlukla kolay anlaşılamayacak kapalı bir dil kullanmışsınız. Kitaplarınız size ait gizemlerle dolu. Bunların çoğu üstü kapalı metinler. Mesela;  sus/kuyu/su kitabınızın bir yerinde “dilimi kestim, ödedim diyetimi” demişsiniz. Bunun anlamı nedir?

Buna yanıt vermek istemiyorum. Yanlış anlaşılmasın öyle eksantrik insan havalarında olmak adına söylemiyorum bunu, sadece kendimce özel nedenlerim var. Aslında röportaj içinde yayınlamazsanız size anlatabilirim. (Bu sorunun yanıtı şairin isteği üzerine yayınlanmamıştır)

Şu ana kadar ilk kitabınız olan sus/kuyu/su üzerinden konuştuk. Bir de sizin bu yıl Cahit Sıtkı Tarancı birincilik ödülünü almış olan “ya Su ya Meyra” adlı bir kitabınız var. Biraz da ondan bahsedebilir miyiz?

 Elbette buyurun…

“ya Su ya Meyra” Ben bu kadar güzel bir şiirin yazıldığına inanamıyorum hala. Bu şiirin normal şartlar altında yazıldığına inandıramazsınız beni. Ben başladım siz devam edin lütfen. Bu şiirle ilgili her şeyi bilmek, dinlemek istiyorum…

Bu şiir ve kitaba verilen isim olarak “ya Su ya Meyra” çok önemsediğim değerli bir dostuma verilmiş bir sözün şiiriydi. “Benim için bir şiir yazar mısın?” diye sormuştu, “olur” demiştim ve bu sorunun üzerinden iki yıl geçmişti. Belki de o soruyu bile unutmuştu ama ben iki yıl boyunca bu şiir için çalıştım. Sonunda da hem kitaba hem de şiire o kişinin adını verdim. Kitapta ayrıca hayatımda önemli yeri olan birçok dostuma ithaf ettiğim şiirlere yer verdim. “ya Su ya Meyra” aslında bir bütün olarak ele alındığında benim kalbimin yara bantlarından oluşan bir kitaptır da diyebilirim. Bunun ne demek olduğunu okurlar kitabı okuyunca anlayacaklardır.

Sizin gibi değerli şairlerle ilgili en çok merak ettiğim soru şudur. Hiç Şiirlerinizi sakladığınız bir dosyanız, klasörünüz, defteriniz oldu mu? Yıllar sonra o şiirlere tekrar dönüp baktığınızda neler hissediyorsunuz.

Evimdeki kütüphanemde üzerinde onlarca kez değişiklik yaptığım ve henüz bitmedi diye gün yüzüne çıkarmadığım şiirlerin yer aldığı defterlerle dolu bir bölüm var. O şiirler arasında 9-10 yıl önce yazılmış olanlar bile var.  Dönüp baktığımda hissettiğim şey yarım kalan işlerim varsa hala yaşamak için bir nedenimin olduğu…

İyi bir okur musunuz? Genelde ne tür kitaplar ilginizi çekiyor.

İyi bir okur muyum bilmiyorum. Ama okumadan ve yazmadan geçirdiğim bir tek günüm olduğunu hatırlamıyorum. Kitaplar konusunda herhangi bir tür üzerine ayrım yapan biri değilim. Genelde ilgimi çeken her şeyi okurum. Şu sıralar Alev Alatlı’nın hazırladığı “Batıya Yön Veren Metinler” adlı 4 ciltlik kitabını okuyorum. Başucu kitabım ise başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere bütün kutsal kitaplardır.

Yeni şiir yazmaya çalışan ve şiirde tutunmaya çalışan arkadaşlarımıza tavsiyeleriniz neler?

Benim naçizane olarak önerim, şiiri bir hobiden çok bir duruş, bir kavrayış ve hayatı anlama kılavuzu olarak görmeleridir. Biraz önce şiire bir tanım getirir misiniz diye sormuştunuz ya; işte o tanımı şimdi yapabilirim. Şiir, cümleleri kesip alt alta dizmek değil, aksine hayatın içinde söylenmemiş, kesintiye uğramış o yarım yamalak sözleri bütünleştirip anlamlandırıp cesurca haykırabilme çabasıdır. Bu manada gençlerin şiiri bu şekilde algılamaları gerekir diye düşünüyorum. Fakat hemen eklemeliyim ki, dünyanın en etkili ve en güzel şiirini yazmaktansa, annemin göğsüne başımı dayayıp beş dakika uyuyabilmeyi tercih ederdim. Ancak şu an öyle bir şansım yok. Bu yüzden şiiri yaşarken hayatı da ıskalamamak gerektiğini düşünüyorum.

Çok keyifli bir söyleşi oldu. Bize zaman ayırdığınız için, Güncel gazetesi adına size çok teşekkür ediyoruz.

Yayın hayatına yeni başlamış olan GÜNCEL gazetesinin uzun ömürlü olmasını diliyor böyle bir şansı sunduğunuz için ben teşekkür ediyorum…

 

 

 

Bu haber toplam 897 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Güneydoğu Güncel | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0412 228 38 21 | Haber Scripti: CM Bilişim