Bayramlar…
Bir zamanlar evlerin neşeyle dolduğu, çocukların sabah ezanıyla heyecanla uyandığı, büyüklerin ellerinin öpüldüğü müstesna günlerdi.
Şimdi ise her geçen yıl biraz daha buruk, biraz daha sessiz giriyoruz bayramlara.
İslam coğrafyasında akan kan dinmeden, Gazze’de çocukların çığlığı susmadan hangi vicdan tam anlamıyla bayram edebilir?
Sözde ateşkesler imzalanıyor ama bombalar yine masumların üzerine düşüyor.
Dünyanın gözü önünde bir halk yok edilirken, bayram sevincini yüreğimizde nasıl hissedelim?
Bir yanımız savaşın acısıyla yanarken diğer yanımız geçim derdiyle mücadele ediyor.
Emekli aldığı maaşla bırakın torununa harçlık vermeyi, kendi bayram masrafını bile hesap etmek zorunda kalıyor.
İnsanlar bayram alışverişine değil, ay sonunu nasıl getireceğine kafa yoruyor.
Bayram demek büyüklerin kapısını çalmak demekti. Şimdi ise mezarlık ziyaretleri azalıyor, aile sofraları küçülüyor.
Ulu çınarlarımızı ziyaret etmek yerine tatil yollarına düşen bir toplum hâline geliyoruz.
Bayram; biraz durmak, hatırlamak, vefayı unutmamak değil miydi?
Bugün en büyük eksikliğimiz; bayramın ruhunu kaybetmiş olmamızdır.
Bayram sadece yeni kıyafet giymek, tatil yapmak değildir.
Bayram; paylaşmaktır, gönül almaktır, bir yetimin başını okşamaktır. Acıyı hissedebilmektir.
Umut etmekten vazgeçmemek gerekiyor.
İnsanlığın tamamen ölmediğini gösteren hâlâ güzel insanlar var.
Gazze için dua eden, komşusunun kapısını çalan, bir yaşlıyı arayıp hâlini soran var oldukça bayramın ruhu da yaşayacaktır.
Belki bugün sevinçle değil ama vicdanla giriyoruz bayrama…
Belki insanı insan yapan en değerli şey budur.