diyarbakır escort
beylikdüzü escort beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escortlar beylikdüzü escortlar beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort
Bugun...


AV. Mesut Değer

facebook-paylas
Hukuk, Güç ve Vicdan Arasında: Filistin Meselesinin Çözülemeyen Paradoksu
Tarih: 26-03-2026 00:01:00 Güncelleme: 26-03-2026 00:01:00



 

       Ortadoğu meselesi çoğu zaman sloganlara indirgenir: “hak”, “işgal”, “direniş”, “güvenlik” … Oysa İsrail–Filistin çatışması, bu kelimelerin çok ötesinde, modern uluslararası düzenin en çıplak gerçeğini ortaya koyar: hukuk ile güç arasındaki gerilim. Bir yanda uluslararası hukuk normları, Birleşmiş Milletler kararları ve insan hakları söylemleri; diğer yanda ise askeri üstünlük, güvenlik kaygıları ve jeopolitik çıkarlar vardır.

İsrail–Filistin meselesi, bu iki alanın sürekli çarpıştığı bir sahne gibidir. Hukukun evrensel ilkeleri, işgalin sona erdirilmesini ve halkların kendi kaderini tayin hakkını öne çıkarırken; güç politikası, güvenlik gerekçeleri ve bölgesel dengeler üzerinden kendini dayatır. Bu nedenle çatışmayı yalnızca “hak” ya da “işgal” kelimeleriyle tanımlamak, gerçeğin yalnızca bir kısmını görünür kılar.

Asıl mesele, uluslararası düzenin ne kadar hukuk temelli, ne kadar güç odaklı olduğunun sınanmasıdır. İsrail–Filistin çatışması, bu açıdan bir gözlem evi işlevi görür: devletlerin hukuka bağlılık iddiaları ile çıkarlarını korumak için başvurdukları güç arasındaki çelişkiyi en açık biçimde sergiler.

Bugün bir siyasetçinin örneğin ABD Başkanı Donald Trump “Gazze’nin tapusu bende” gibi bir ifade kullanması, ilk bakışta absürt ve hukuken geçersizdir. Gerçekten de uluslararası hukukta bir devlet başkanının başka bir coğrafya üzerinde “mülkiyet” iddiasında bulunması mümkün değildir.

Toprak, özel mülkiyet değil; egemenlik alanıdır.

Ancak bu tür söylemler, hukuki gerçeklikten ziyade, siyasal gerçekliğin dilini yansıtır.

   Ve tam da bu noktada, mesele bir hukuk sorunu olmaktan çıkar, bir güç ve düzen meselesine dönüşür. Realist perspektiften bakıldığında İsrail–Filistin çatışması, aslında uluslararası ilişkilerin temel dinamiğini gözler önüne seriyor: devletler, nihai olarak kendi çıkarlarını ve güvenliklerini önceleyen aktörlerdir. Hukuk, normlar ve değerler çoğu zaman söylem düzeyinde dile getirilse de, realist yaklaşım bu unsurların ancak güç dengesiyle uyumlu olduklarında etkili olabileceğini savunur. İsrail’in güvenlik kaygıları ve askeri üstünlüğü, Filistin’in ise uluslararası hukuk ve meşruiyet arayışı, bu çatışmada iki farklı düzlemi temsil eder. Realist bakış açısına göre İsrail, varlığını ve güvenliğini sağlamak için güç kullanımını meşru bir araç olarak görürken; Filistin’in hak talepleri, uluslararası sistemde yeterli güç desteği bulamadığı sürece sınırlı kalmaktadır. Bu durum, uluslararası hukukun tek başına çatışmaları çözmekte yetersiz olduğunu, güç dengelerinin ise belirleyici olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla İsrail–Filistin meselesi, realist teori açısından bir “güç mücadelesi”dir.

Devletler, idealist söylemlerden ziyade çıkarlarını korumak için hareket eder; ittifaklar, diplomasi ve hukuk ise ancak bu çıkarların hizmetinde olduklarında anlam kazanır. Bu çatışma, uluslararası düzenin özünde halen daha güç politikasıyla şekillendiğini ve hukukun ancak güçle desteklendiğinde etkili olabileceğini gösteren en somut örneklerden biridir.

1947’de Birleşmiş Milletler tarafından önerilen bölünme planı, teorik olarak iki devletli bir çözümü mümkün kılıyordu. Fakat tarih bize şunu gösterdi: hukuki tasarımlar, eğer sahada güç tarafından desteklenmiyorsa, kağıt üzerinde kalır. 1948’de savaşın patlak vermesiyle Filistin devleti doğmadan çöktü; ortaya çıkan boşluk ise Ürdün ve Mısır gibi aktörler tarafından dolduruldu. Bu durum, sıkça dile getirilen “Filistin’e devlet kurdurulmadı” tezini basitleştirir; zira mesele bir engellemeden çok, bir siyasal öznenin oluşamaması problemiydi.

1947 yılında Birleşmiş Milletler tarafından önerilen bölünme planına Mısır, Ürdün, Suriye, Irak, Suudi Arabistan ve Lübnan gibi Arap devletlerinin yönelttiği itirazlar, indirgemeci bir okumayla Filistin devletinin kuruluşuna karşı bir pozisyon olarak değerlendirilebilse de, daha yakından incelendiğinde bu tutumun katmanlı bir siyasal ve hukuki gerekçelendirmeye dayandığı görülmektedir. Söz konusu devletler, öncelikle planın demografik dağılım ile toprak tahsisi arasındaki orantısızlığına dikkat çekerek, nüfus çoğunluğunu oluşturan Arapların aleyhine işleyen bir düzenlemenin meşruiyetini sorgulamış; bu bağlamda ortaya çıkan yapının uluslararası hukuk açısından “rıza temelli” bir çözüm üretmediğini ileri sürmüşlerdir. Bununla birlikte, Arap devletlerinin önemli bir kısmı, iki devletli çözüm modelini ilkesel olarak reddederek, tarihsel Filistin coğrafyasında tek ve Arap egemenliğine dayalı bir siyasal yapı öngörmüştür. Ne var ki bu normatif söylem, pratikte bölgesel güç dengeleri ve ulusal çıkar hesaplarıyla iç içe geçmiştir: Ürdün’ün Batı Şeria’yı ilhak etme yönündeki politikası ve Mısır’ın Gazze üzerinde doğrudan kontrol tesis etmesi, Filistin adına yürütülen bir müdahale söylemiyle gerekçelendirilse de, bağımsız ve kurumsal bir Filistin devletinin oluşumunu erteleyen fiili sonuçlar doğurmuştur. Bu çerçevede, Arap devletlerinin tutumu, uluslararası ilişkiler literatüründe sıklıkla vurgulanan “normatif söylem–reel politika” ikiliğinin tipik bir tezahürü olarak okunabilir. Dolayısıyla analitik açıdan daha isabetli bir değerlendirme, Arap devletlerinin Filistin’in bağımsızlığına kategorik olarak karşı çıkmadıklarını; ancak iki devletli çözümü reddetmeleri, ortak bir Filistin siyasal temsil mekanizması geliştirememeleri ve ulusal çıkar öncelikleri doğrultusunda hareket etmeleri nedeniyle, Filistin’in egemen bir devlet olarak ortaya çıkma sürecini dolaylı fakat yapısal biçimde zorlaştırdıklarını ortaya koymaktadır.

1967’deki Altı Gün Savaşı ise paradigmayı tamamen değiştirdi. Artık sorun, devlet kurulamaması değil, işgal altında devlet kurma paradoksu haline geldi. Bu noktadan sonra Filistin meselesi, klasik ulus-devlet oluşum süreçlerinden ayrışarak, uluslararası hukukun en zor sorularından birine dönüştü: Egemenliği olmayan bir halk, egemenliğini nasıl kurar?

Bu soruya verilen en kurumsal cevap, Filistin Kurtuluş Örgütü ve devamında geliştirilen diplomatik süreçler oldu. Oslo Anlaşmaları, teorik olarak bir devletin altyapısını kurmayı hedefliyordu. Ancak ortaya çıkan yapı, klasik anlamda bir devlet değil; sınırlı yetkilerle donatılmış bir yönetim oldu. Bu durum, uluslararası ilişkiler literatüründe sıkça tartışılan bir kavramı doğrular: yarı-egemenlik.1948 süreci çoğu zaman indirgemeci bir anlatıyla açıklanır: Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı, Filistin toprakları “ortada kaldı” ve ardından Birleşmiş Milletler devreye girerek bir paylaşım önerdi. Ancak bu anlatı, hukuki gerçekliğin yalnızca yüzeyini yansıtır. Gerçekte Filistin, “sahipsiz toprak” değildi. Osmanlı sonrası dönemde bölge, Birleşik Krallık mandası altına girmiş; yani uluslararası hukukta tanımlı bir idari rejime sahip olmuştur. Dolayısıyla 1947’de Birleşmiş Milletler’in aldığı karar, boş bir araziyi paylaştırmak değil; mevcut bir siyasi-toplumsal yapıyı yeniden düzenleme girişimiydi.

Burada kritik soru şudur;

Eğer ortada bir hukuki düzenleme varsa, bu düzenleme bugün nasıl yeniden tartışmaya açılabilir? Bu noktada dikkatler, özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve genel olarak uluslararası hukuk mekanizmalarına çevrilir. Ancak realist bir perspektifle bakıldığında, Güvenlik Konseyi’nin yapısı özellikle veto yetkisi bu durumda hukuki süreci doğrudan siyasallaştırmaktadır. Yine de bu durum, hukuki mücadelenin imkansız olduğu anlamına gelmez. Aksine çok katmanlı bir strateji gerektirir

Yani tarihsel hak İddiasının hukuki inşası meselesi. Filistin tarafı, Osmanlı tapu kayıtları ve manda dönemi belgeleri üzerinden, mülkiyet ve yerleşim sürekliliğini sistematik biçimde ortaya koyabilir. Bu, klasik bir “tapu davası” değil; tarihsel egemenlik ve demografik süreklilik argümanının hukukileştirilmesi anlamına gelir. Keza Uluslararası yargı organlarının eşzamanlı kullanımında da Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumlar, doğrudan sonuç üretmese de, uluslararası meşruiyet inşasının araçlarıdır. Bu mahkemelerden çıkan her karar, sahadaki güç dengesini değil ama algı ve diplomasi zeminini etkiler. Buna ilaveten BM zemininde “Sürekli Gündem” stratejisi oluşur ki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve ilgili komisyonlar aracılığıyla meselenin sürekli gündemde tutulması, sorunun “donmuş bir çatışma” olmaktan çıkarılıp aktif bir uluslararası sorun olarak kalmasını sağlar. Bu, zaman içinde siyasi baskı üretir. Ve pek tabi çok taraflı diplomasi ve hukukun birleştirilmesi ile hukuki süreçler, tek başına değil; bölgesel ve küresel aktörlerle yürütülen diplomasiyle desteklenmiş hale gelir, getirilir. Çünkü uluslararası sistemde hukuk, çoğu zaman diplomasinin kurumsallaşmış halidir. Son tahlilde bu durumu hukuki mücadelede nasıl bir masaya taşınmalı sorusunun cevabını vermek gerekir ki, Filistin meselesi, klasik anlamda bir mahkeme salonunda çözülebilecek bir ihtilaf değildir. Bu mesele, ancak çok katmanlı bir “masa” ya taşınabilir: Hukukun sağladığı meşruiyet, Diplomasinin ürettiği baskı. Siyasetin belirlediği güç dengesi. Bu üç unsur birleşmeden kalıcı bir çözüm üretmek mümkünn değildir. Dolayısıyla mesele, yalnızca “dava açmak” değil; hukuku, siyaseti ve diplomasiyi aynı anda işletebilecek bir stratejik akıl geliştirmektir. Ve belki de en kritik soru şudur:
Filistin meselesi, bir gün gerçekten hukuk zemininde mi çözülecek,
yoksa hukuk, bu meselenin etrafında dolaşmaya devam eden bir meşruiyet aracı olarak mı kalacaktır?

 

Peki bu noktada hukuk ne yapabilir?

Filistin’in Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) gibi kurumlara başvurması, sıklıkla “gecikmiş adaletin” bir aracı olarak görülür. Nitekim bu kurumlar, işgalin hukuka aykırılığı ya da savaş suçları gibi konularda önemli kararlar ve soruşturmalar üretmektedir. Ancak burada temel bir paradoks vardır: uluslararası hukuk, yaptırım gücünü büyük ölçüde devletlerin rızasından alır. Bu da hukuku, güçlü aktörlerin onayı olmadan sınırlı etkili bir mekanizmaya dönüştürür.

Dolayısıyla “dava açmak” fikri, normatif açıdan doğru, fakat stratejik açıdan eksiktir. Ortada çözümlenmesi gereken şey, bireysel mülkiyet ihtilafı değil; kolektif egemenlik sorunudur. Gazze ya da Batı Şeria’nın “kime ait olduğu” sorusu, tapu kayıtlarından çok, fiili kontrol ve uluslararası tanınma ile belirlenir.

İşte bu noktada Türkiye’de bu meseleye yaklaşan bazı siyasal ve entelektüel figürlerin perspektifi önem kazanır.

Eski Milli Eğitim Bakanı Sayın Vehbi Dinçerler, Filistin meselesine yaklaşımında yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ahlaki ve siyasi sorumluluk vurgusu yapan isimlerden biri olmuştur. Türkiye’nin Filistin’le ilişkilerinde aktif roller üstlenmiş, Filistin’e yönelik diplomatik ve insani destek mekanizmalarında görev almıştır. Dinçerler’in yaklaşımında dikkat çeken nokta şudur: Çatışma yalnızca askeri yollarla değil, uluslararası hukuk ve diplomatik araçlarla da yönetilmelidir.

 

Nitekim İsrail’e karşı sadece askeri değil, hukuki ve siyasi yaptırım araçlarının kullanılabileceğini vurgulamış; uluslararası hukukun devreye sokulmasını savunmuştur.

Buradan hareket edersek daha derin, hatta felsefi bir soruya ulaşırız:
Adalet, güçten bağımsız olabilir mi?

Klasik uluslararası hukuk teorisi, bu soruya iyimser bir yanıt verir. Ancak realist yaklaşım ki Ortadoğu’da çoğu zaman daha açıklayıcıdır şunu söyler: Hukuk, çoğu zaman gücün kurumsallaşmış halidir. Filistin meselesi, bu tezin en çarpıcı örneklerinden biridir.

Yine de bu, hukukun tamamen işlevsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine hukuk:

* Meşruiyet üretir,
* Uluslararası kamuoyu oluşturur,
* Diplomatik baskıyı artırır.
Fakat nihai çözüm, hukukun ötesinde bir bileşime dayanır:
diplomasi, güç dengesi ve siyasal irade.

Bugün için en gerçekçi çözüm modelleri iki devletli çözüm, tek devlet modeli ya da uluslararası vesayet teorik olarak tartışılmaya devam ediyor. Ancak sahadaki gerçeklik, bu modellerin her birini zorlaştırıyor. Yerleşim politikaları, coğrafi parçalanmışlık ve iç siyasi bölünmeler, çözümü giderek daha karmaşık hale getiriyor.

 

 

 

 

Sonuç olarak, Filistin meselesini “dava açılmalı” perspektifine indirgemek, sorunu hukukileştirerek basitleştirmek anlamına gelir. Oysa bu mesele, modern dünyanın en temel çelişkisini yansıtır: hukukun evrensel iddiası ile siyasetin güç temelli doğası arasındaki çatışma.

Uluslararası sistem, bir gün gerçekten hukukun üstünlüğüne mi dayanacak, yoksa hukuk her zaman gücün gölgesinde mi kalacak?

 

Av. Mesut DEĞER

Araştırmacı-Yazar

22. Dönem Diyarbakır Milletvekili



Bu yazı 112 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARA
GAZETEMİZ

YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
YUKARI