Kur’ân’ın hakikatlerini tefsir eden Risale-i Nur’un, Kürd ve Kürdistan gençliği içerisinde güçlü bir hareket, canlı bir heyecan ve derin bir tesir meydana getirememesinin sebebi kanaatimce şu noktada düğümlenmektedir:
Bilindiği üzere “din” âlemşümuldür; yani evrenseldir. Ancak bu evrensel hakikatlerin ete kemiğe bürünmesi, somut bir toplum içerisinde gerçekleşir. Bu toplum ise kendine has millî, kültürel ve tarihî karakterler taşır. Dolayısıyla İslâmiyet, bir mekânda, bir millet içerisinde ve bir dil vasıtasıyla tezahür eder. Nitekim Kur’ân’ın Arapça oluşu, İslâm’ın ilk muhataplarının Arap toplumu olması ve vahyin Arabistan coğrafyasında zuhur etmesi bu hakikatin açık bir tezahürüdür.
Aynı şekilde Risale-i Nur Hareketi de “Âlimler peygamberlerin varisleridir” ve “Her peygamber kendi kavminin diliyle gönderilmiştir” hakikatlerinin bir cilvesi olarak, Batı Anadolu’da, o toplumun dili olan Türkçe ve o topluma ait algı, kültür ve millî özellikler içinde neşv ü nema bulmuştur. Lâhika mektuplarında da bu durum açıkça müşahede edilmektedir. Üstad Hazretleri umumî hakikatleri ifade ederken, muhataplar bu hakikatleri bulundukları toplumun karakterine göre anlamış ve o çerçevede müsbet tepkiler vermişlerdir.
Ancak mesele Kürdistan ve Kürdler söz konusu olduğunda, aynı yaklaşımın aynen devam ettirildiği görülmektedir. Yani Batı Anadolu Türk toplumuna ait dil, üslup, tarih ve kültürel kodlarla, hiçbir ayrım gözetilmeksizin Kürd ve Kürdistan’a hitap edilmektedir. Bu ise belâgatın en temel prensiplerinden olan “muktezâ-yı hâle mutabakat” kaidesine aykırı olduğu gibi, içtimaî fıtratla da çelişmektedir.
Zira devlet politikaları sebebiyle Kürd kimliğine ve Kürdistan realitesine dair en küçük bir işaretin dahi “bölücülük” olarak algılanması, bu refleksin Risale çevrelerine de sirayet etmesiyle birlikte, ciddi bir doku uyuşmazlığı ortaya çıkmaktadır. Neticede birçok genç; eğitim, mecburiyet veya Risale-i Nur’un imanî cazibesi sebebiyle bu çevrelerde bulunsa da, zamanla bu sosyolojik uyumsuzluğu hissederek fırsat bulduğunda uzaklaşabilmektedir.
Dikkat çekici olan ise şudur: Kürdler dışındaki farklı millet ve devletlerde bu problem aynı ölçüde yaşanmamaktadır. Çünkü oralarda hem resmî kimlikler tanınmakta hem de hizmet götürenler, o toplumların dilini, kimliğini ve sosyolojik gerçekliğini kabul ederek hareket etmektedir. Bu da hizmetin tabii bir zeminde kök salmasını sağlamaktadır.
Fakat Kürdler açısından durum farklıdır. Millet olarak resmî tanınma meselesinin hâlâ problemli olması, dilin her alanda serbestçe kullanılmaması ve yönetim mekanizmalarında yeterince temsil edilememesi gibi sebepler; bu alanda hizmet edenlerin de çoğu zaman Kur’ân ve sünnetin evrensel ölçülerinden ziyade, mevcut devlet perspektifini içselleştirmesine yol açmaktadır. Kürd ve Kürdistan’a bakış, bu çerçevede şekillenmektedir.
Bu durum ise fıtrata, ontolojik gerçekliğe ve sosyolojik hakikate ters düştüğünden, Kürd gençliği tarafından çoğu zaman aklî değilse bile hissî olarak fark edilmektedir. Bu fark ediş, tam bir sahiplenmenin ve derin bir heyecanın oluşmasına engel olmakta; hatta bazen farkında olunmadan soğuma ve uzaklaşma neticesini doğurmaktadır.
Böylece hizmet edildiği zannedilirken, istemeden de olsa mesafe oluşabilmekte;
Ne yazık ki bu meseleler hâlâ cemaatler içerisinde açık ve hür bir şekilde müzakere edilememekte; daha çok “kalan sağlar bizimdir” anlayışıyla dar bir çerçevede kalınmaktadır. Bu da Üstad’ın tenkit ettiği “siyasî istibdadın bir veledi olan ilmî istibdad”ın farklı bir surette devam ettiğini düşündürmektedir.
Temennimiz; ferasetin açılması, hakikatin daha berrak bir şekilde görülmesi ve hizmetin fıtrata, hikmete ve hakikate daha muvafık bir zemine kavuşmasıdır.
Doç.DrAhmet ÖNEN
Öğretim Üyesi