Dünya dönüyor, takvimler değişiyor, teknoloji çağ atlıyor. Ancak bu toprakların
kadim sancısı olan adalet terazisindeki dengesizlik bir türlü değişmiyor.
Bugün geldiğimiz noktada toplumsal manzara adeta keskin bir bıçakla ikiye
bölünmüş durumda:
Bir tarafta fütursuzca konuşan, alkışlanan, çaldığı her kapıyı ardına kadar açık
bulan imtiyazlı sesler; diğer tarafta ise haklılığı ortada olsa da sesi boğazına
düğümlenen, nefes alması bile birilerine batan susturulanlar.
ÖZGÜRLÜĞÜN SINIRSIZ SAHİPLERİ VE ŞEYTANIN AVUKATLARI
Bazıları için ülkemiz, sonu gelmez bir kürsüden ibaret. Onlar için fikir
özgürlüğü, yalnızca düşüncelerini ifade etme hakkı değil; başkalarına dair kimi
zaman en temel insani değerleri ayaklar altına alma imtiyazına dönüşmüş
durumda.
Bakıyorsunuz, biri ekranlara çıkıp insanlık dışı fikirleri savunabiliyor. Bir
başkası, en temel insan haklarının kısıtlanmasını savunarak kampanya
yürütebiliyor. Tarihin en karanlık figürlerini ya da zulmü temsil eden güçleri
öven sözler bile rahatlıkla dile getirilebiliyor.
Bu noktada ana akım medyanın pazarlama gücü devreye giriyor.
Ana akım medya için çoğu zaman kişilerin fikirlerinden çok imtiyazlı olup
olmamaları önem kazanıyor. Çünkü kimin hangi kitleye nasıl sunulacağına dair
çok iyi planlanmış bir strateji var. Hangi kişi hangi toplumsal kesime servis
edilecekse, o kişi büyük bir ustalıkla toplumda söz sahibi bir “kanaat önderi”
haline getiriliyor.
Sonuç mu?
Muazzam bir alkış tufanı.
Haber bültenleri onları “flaş gelişme” olarak sunuyor, sosyal medya
algoritmaları bu fikirleri sürekli önümüze çıkarıyor. Onlar konuştukça takipçi
sayıları artıyor; söyledikleri ne kadar uç olursa olsun görünürlükleri daha da
büyüyor.
Çünkü onlar düzenin “makbul” sınırları içinde olduklarını biliyorlar. Bu sınırlar
içinde kaldıkları sürece istedikleri kadar bağırabileceklerini, istedikleri kadar
diğerlerini yönlendirebileceklerini düşünüyorlar.
Birileri bu ülkede çıtını bile çıkaramazken, birileri her konuda avazı çıktığı
kadar konuşma ve toplumu yönlendirme hakkına sahip.
Televizyon kanallarını açtığınızda çoğu zaman aynı manzarayla karşılaşırsınız:
Her kanalın kendine ait “her şeyi bilen” yorumcuları vardır.
Suni tartışmaları çıkaran da onlar, tartışmayı yöneten de onlar, eleştiren de
onlar, savunan da yine onlar.
Biri sağdan çeker, diğeri soldan, biri ortadan, biri keskin, biri ılımlı…
Böylece toplumun her kesimine hitap eden bir figür mutlaka sahneye çıkarılır.
Boşluk kalmaz. Fırsat kalmaz. Arda kalan çoğu insan ise konuşmaya cesaret
bile edemez.
HAKİKATİN SESİNE ÇEKİLEN DUVARLAR
Diğer cephede ise bambaşka bir manzara vardır.
Orada “ötekiler” bulunur.
Haklı olmanın çoğu zaman hiçbir karşılığının olmadığı, adaletin yalnızca
sözlüklerde kaldığı bir kesim…
Dünyanın en doğru sözünü söyleyin.
Uğradığınız haksızlığı belgeleriyle anlatın.
Eğer görünmez bariyerin dışındaysanız, sesiniz daha yükselmeden boğulabilir.
Bir tweet atarsınız; içinde yalnızca bir sitem ya da bir “neden?” sorusu vardır.
Dakikalar içinde hesabınız askıya alınır ya da görünmez hale getirilir.
Dijital dünya bile size dar edilir.
Çünkü sistem, çoğu zaman çıplak hakikatin sesinden korkar.
Yalanın gösterişli dünyası, doğrunun sade gücüne tahammül etmek istemez.
EĞİTİMİN VE EMEĞİN GASP EDİLEN ONURU
Somut ve daha acı örneklere bakalım.
Bir kadın öğretmen düşünün.
Hayatını çocuklara ve eğitime adamış. Ancak çalıştığı kurumda sistematik
mobbinge maruz kalıyor.
“Mobbing görüyorum” demek aslında bir yardım çağrısıdır.
Ama bazen bu çağrı, sanki bir suçmuş gibi karşılanır.
Konuşması sorun olur, susması ise bir ömür sürecek bir yara.
Ya da yıllarca emek verip sınavlardan geçen bir öğretmenin kadrosunu
düşünün.
Bir sabah bir bakarsınız, torpilli bir el uzanmış ve o kadro başka birine
verilmiştir.
Liyakat yerle bir edilir.
Emek değersizleştirilir.
Hakkını aramak isteyen kişi ise çoğu zaman yeni soruşturmalarla, cezalarla ya
da sürgünlerle karşılaşır.
Adeta şu mesaj verilir:
“Düzene itiraz etmeye cesaret mi ettin?”
ÇİFTE STANDART VE SESSİZLİK
Toplumda sıkça dile getirilen bir başka sorun da çifte standart algısıdır.
Kadına yönelik şiddet söz konusu olduğunda herkesin ortak bir hassasiyeti
olması gerekir.
Ancak bazı durumlarda, failin kim olduğuna göre tepkilerin değiştiği düşüncesi
toplumda yaygın bir eleştiri konusu haline gelmiştir.
Bir olay günlerce konuşulurken, başka bir olayın neredeyse hiç görülmemesi
bu algıyı daha da güçlendirebiliyor.
Bu durum, adalet duygusunun zedelenmesine yol açıyor.
EFENDİLER VE KÖLELER DÜZENİNE “DUR” DEMEK
Tüm bu tablo bazı insanların gözünde şu soruyu doğuruyor:
“Toplum gerçekten eşit mi?”
Bir tarafta konuştuğu anda baskıyla karşılaşacağını düşünen insanlar,
diğer tarafta ise her platformda söz hakkı bulanlar…
Eğer bir ülkede bir kesimin sınırsız özgürlüğü, başka bir kesimin sessizliği
pahasına büyüyorsa, o zaman gerçek bir adalet duygusundan söz etmek
zorlaşır.
SESSİZLİK BİTMELİ, ADALET GÜÇLENMELİ
Hakkı söylemek suç olmamalı.
Mobbinge uğrayan bir kadının sesi duyulabilmeli.
Emek veren bir öğretmenin hakkı korunmalı.
Gerçek bir hukuk devletinde özgürlük yalnızca güçlü olanın değil, en zayıfın da
sığınağı olmalıdır.
Toplumun huzuru, ancak herkesin kendini eşit ve güvende hissettiği bir
ortamda mümkündür.
Bu nedenle amaç; daha fazla suskunluk değil, daha fazla adalet, daha fazla
şeffaflık ve daha fazla eşitlik olmalıdır.
Hakan MUHTAR