Bir milletin en sessiz ama en güçlü kalesidir aile. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir ev; içinde ise hatıraların, duaların, sabrın ve sevginin ördüğü görünmez bir duvar vardır. O duvar yıkıldığında, gürültü çıkmaz çoğu zaman. Çatlak önce kalpte başlar, sonra kelimelere, sonra hayata sızar.
Eskiden akşam olunca evlerin ışıkları birlikte yanardı. Sofra bir toplanma yeriydi; sadece yemek değil, hâl hatır, nasihat, tebessüm paylaşılırdı. Şimdi ise aynı evde farklı ekranlara bakan yüzler var. Herkes başka bir hikâyenin içine dalmış durumda. Gerçek hayatın eksik bıraktığı duygular, dizilerin parıltılı sahnelerinde aranıyor.
Televizyon ve dijital platformlar çağın aynası mı, yoksa çağın mimarı mı? Bu soru zihnimizin bir köşesinde duruyor. Yayınları denetlemekle görevli olan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu zaman zaman müdahale ediyor; cezalar veriliyor, uyarılar yapılıyor. Fakat artık hikâyeler yalnızca televizyon ekranında değil. Cep telefonlarının ince camında, kulaklıkların içindeki fısıltıda, sosyal medyanın sonsuz kaydırmasında akıp gidiyor.
Aşk, sabrın ve emekle büyüyen sadakatin adı olmaktan çıkıp, anlık heyecanların tüketim nesnesine dönüştüğünde; fedakârlık, yerini “kendini gerçekleştirme” söylemine bıraktığında; evlilik, ağır ama onurlu bir sorumluluk olmaktan çıkıp “erken verilmiş bir karar” gibi sunulduğunda, genç zihinler hangi hikâyeyi örnek alacak?
Siyaset kürsülerinde aile sık sık anılır. Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde aileyi güçlendirme vurgusu, teşvik paketleri ve sosyal projelerle gündeme geldi. Fakat mesele yalnızca ekonomik destekle çözülebilecek kadar dar değil. Çünkü aile, bütçeden önce kalpte kurulur; yasadan önce vicdanda yaşar.
Belki de asıl kırılma, hız çağında sabrın değer kaybetmesidir. Her şeyin çabuk tüketildiği bir dünyada, uzun soluklu bağlılık fikri gençlere ağır geliyor. Oysa bir yuvayı ayakta tutan şey romantik sözler değil; zor zamanlarda omuz omuza durabilme iradesidir.
Dijital dünyanın sessiz istilası silahsızdır; fakat etkilidir.
Bir ülke artık top ve tüfekle değil, zihinle kuşatılıyor denir ya; belki de bu kuşatma en çok evlerin salonlarında hissediliyor.
Yine de umutsuzluk lüksümüz yok. Çünkü aile dediğimiz yapı, yalnızca gelenek değil; insanın en derin ihtiyacıdır: ait olmak.
Çözüm belki yasaklarda değil; yeniden anlam üretmekte saklıdır.
Çocuklara ekranı değil kitabı sevdirebilmekte, gençlere geçici tutkuların değil kalıcı bağların kıymetini anlatabilmekte…
En önemlisi de anne babaların, çocuklarının dünyasına misafir değil rehber olabilmesinde.
Bir milletin geleceği, beton binaların yüksekliğinde değil; o binaların içindeki yuvaların sağlamlığında gizlidir. Eğer aile zayıflarsa toplum yorulur; aile güçlenirse toplum yeniden doğrulur.
Belki de sorulması gereken soru şudur:
Ekranların ışığında kaybolmak mı, yoksa yuvanın sıcaklığında kök salmak mı?
Cevabı, hâlâ evlerimizin içinde..