Ortadoğu yine yanıyor.
Duman yine çocukların üzerine çöküyor. Ve yine “güvenlik”, “istikrar”, “önleyici savunma” gibi süslü kavramların ardına saklanmış füzeler konuşuyor.
Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’a yönelik son saldırıları, yalnızca iki devlet arasındaki askeri gerilim olarak okunamaz.
Bu, uzun yıllardır parça parça aşındırılan bir coğrafyanın, yeniden ve daha sert bir müdahaleyle karşı karşıya bırakılmasıdır.
Sivil kayıplar iddiaları, özellikle çocukların hayatını kaybettiğine dair haberler, meselenin artık yalnızca “jeopolitik hesap” olmadığını; insani bir trajediye dönüştüğünü göstermektedir.
Bu tabloyu yeni görmüyoruz.
Irak işgal edilirken de “kitle imha silahları” gerekçe gösterilmişti. Sonrası:
Yıkılmış bir devlet, parçalanmış bir toplum, milyonlarca insanın hayatına mal olan bir istikrarsızlık.
Suriye iç savaşa sürüklenirken küresel güçler sahayı vekâlet savaşlarına çevirdi.
Libya’da “insani müdahale” söylemi, ülkeyi kalıcı bir kaosa bıraktı.
Filistin, on yıllardır süren işgal ve abluka altında, her gün biraz daha kan kaybediyor.
Şimdi sorulması gereken soru şudur:
Bu zincirin son halkası İran mı olacak? Yoksa bu, daha geniş bir kuşatmanın yeni bir aşaması mı?
Eleştirinin merkezinde şu gerçek var: Uluslararası hukuk, güçlü devletlerin çıkarları söz konusu olduğunda esnekleşiyor.
Birleşmiş Milletler kararları, insan hakları sözleşmeleri, sivillerin korunmasına ilişkin ilkeler…
Hepsi kâğıt üzerinde evrensel; pratikte ise seçici uygulanıyor.
Bir ülke Batı blokunun dışında konumlanıyorsa, yaptırım, ambargo ve askeri operasyon ihtimali neredeyse otomatikleşiyor.
Bu durum yalnızca askeri bir mesele değil; aynı zamanda ahlaki bir krizdir.
Bölgede yaşayan halkların kaderi, büyük güçlerin güvenlik doktrinlerine indirgeniyor.
Çocukların ölümü “kaçınılmaz hasar” olarak tanımlanabiliyor.
Her bombanın düştüğü yerde sadece beton değil; hafıza, gelecek ve umut da yıkılıyor.
Eleştirinin yönü tek taraflı olmamalı. Müslüman coğrafyanın kendi iç parçalanmışlığı, mezhep ve iktidar kavgaları, dış müdahalelere açık zemin hazırlıyor.
Birlik söylemi sıkça dile getiriliyor; fakat siyasi rekabetler ve bölgesel hesaplar bu birliğin önüne geçiyor. Dış güçlerin müdahalesi ne kadar sorgulanmalıysa, içerideki dağınıklık ve strateji eksikliği de o kadar sorgulanmalıdır.
Bugün gelinen noktada açık olan şudur:
Sürekli savaş hali, hiçbir ülkeye gerçek güvenlik getirmedi. Ne Irak’ta, ne Suriye’de, ne Libya’da…
" Güvenlik " adı altında yürütülen operasyonlar, uzun vadede daha fazla radikalleşme, daha derin toplumsal travmalar ve kalıcı istikrarsızlık üretti.
Eğer gerçekten barış isteniyorsa, askeri üstünlük değil; adalet, eşitlik ve uluslararası hukukun tutarlı uygulanması esas alınmalıdır.
Aksi halde her yeni operasyon, bir öncekinden daha büyük bir yangının kıvılcımı olacaktır.
Zulme karşı sessizlik elbette kabul edilemez.
Fakat çözüm, yalnızca öfkenin diliyle değil; hukukun, diplomasi ve ortak aklın diliyle aranmalıdır.
Bu coğrafyada kaybedilen her çocuk, aslında insanlığın ortak vicdanından eksilen bir parçadır.