Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaşanan son yemin krizi, siyasetin hangi zeminde yürütülmek istendiğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Milletin iradesinin tecelli ettiği o çatı altında sergilenen tablo, demokratik itirazdan çok, sahnelenmiş bir gövde gösterisini andırıyordu.
Bu millet hafızasız değildir. Dün yaşananları unutup bugün ahkâm kesenlere sandıkta verdiği cevabı da iyi bilir.
Bülent Ecevit döneminde başörtülü milletvekili Merve Kavakçı’ya reva görülen muamele hâlâ zihinlerdedir.
O gün kürsüden yükselen dışlayıcı sözler, sadece bir kişiye değil, milyonların inancına yönelmişti. Nitekim millet, bunun hesabını sandıkta sormuş ve DSP’yi siyaset sahnesinin kıyısına itmiştir.
Bugün gelinen noktada ise benzer bir gerilim siyasetinin yeniden ısıtıldığını görüyoruz. Kürsü işgalleri, sloganlar, sert çıkışlar…
Peki sonuç? Milletin hangi derdi çözüldü? Ekonomik sıkıntılar mı hafifledi, dış politikadaki meydan okumalar mı sona erdi?
Meclis kürsüsü bir işgal alanı değil, söz söyleme makamıdır. Orası hamaset meydanı değil, milletin sorunlarına çözüm üretme yeridir.
Sakarya Meydan Muharebesi’nde verilen mücadele, bir milletin varoluş savaşıydı; bugünkü siyasi çekişmeleri o destansı direnişle aynı terazide tartmak, tarihe de haksızlıktır.
CHP zihniyeti, ne zaman kritik bir eşikten geçilse gerilimi yükseltmeyi tercih ediyor. Oysa siyaset, bağırarak değil, ikna ederek yapılır. Eğer bir itiraz varsa, çıkılır kürsüye, delil ortaya konur, milletin vicdanına hitap edilir.
Demokratik mücadele budur. Aksi hâlde yapılan, üzüm yemek değil bağcıyı dövmektir.
Türkiye içeride ve dışarıda ciddi sınamalardan geçerken, millet temsilcilerinden beklenen sorumluluk bilincidir. Meclis’te yaşanan her kriz, doğrudan milletin hanesine yazılır. Çünkü orası bir parti binası değil, milletin evidir.
Siyaset, sorun üretme sanatı değil, sorun çözme iradesidir. Tarih, kimin taş üstüne taş koyduğunu; kimin sadece gürültü çıkardığını mutlaka kaydeder.
Ve son sözü her zaman olduğu gibi yine millet söyler.