Ortadoğu bir kez daha ateş çemberine sürüklenirken, sahada yaşananlar sadece askeri bir gerilim değil; küresel güç dengelerinin kırılma anıdır. Bu savaşın doğasını doğru okumadan yapılacak her analiz eksik kalacaktır.
Bugün bölgede yaşananlar, yalnızca sınırların değil, iradelerin de test edildiği bir hesaplaşmadır.
Donald Trump yönetiminin içine düştüğü tablo, klasik bir güç gösterisinden ziyade, çıkışı zor bir bataklığı andırmaktadır.
NATO’dan beklediği açık desteği bulamayan Washington, şimdi dili sertleştirerek tehdit dozunu artırmaktadır.
Tehditlerin yükselmesi, çoğu zaman güçten ziyade çaresizliğin işaretidir.
Tarih tekerrürden ibaretse, bu sahneler bize Süveyş Krizi’ni hatırlatır.
O gün nasıl ki İngiltere askeri olarak sahaya inse de siyasi olarak kaybetmiş ve küresel hakimiyetini hızla yitirmişse, bugün de benzer bir risk ABD için kapıdadır. İran karşısında elde edilecek bir “zafer” bile, uzun vadede Washington’un sonunu hızlandırabilecek bir kırılma yaratabilir.
Bu denklemde Sergeyi Lavrov’un mesajları dikkat çekicidir.
Rusya ve Çin, yalnızca askeri ya da ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir sınavdan geçmektedir.
İslam dünyasına verilen mesajlara rağmen, ABD ve İsrail’e yönelik açık ve güçlü bir kınamanın gelmemesi, uluslararası sistemdeki çifte standardın bir yansımasıdır.
İslam ülkelerinin sessizliği bu krizin en kritik başlıklarından biridir.
ABD ve İsrail’in saldırganlığı, büyük ölçüde bu suskunluk zemininde cesaret bulmaktadır.
Tepkisizlik, yalnızca pasif bir duruş değil; aynı zamanda sahadaki güç dengesini etkileyen aktif bir faktördür.
Benjamin Netanyahu’nun politik çizgisi bu süreçte tartışmanın merkezindedir.
Siyasi koşullar farklı olsaydı, bugün çok daha farklı görüntülerle karşılaşabilirdik.
Mevcut durumda hesap verme süreci, yalnızca liderler için değil, bu politikaları destekleyen tüm aktörler için kaçınılmaz görünmektedir.
İran meselesine gelince; Tahran yönetiminin geçmişte yaptığı hatalar tartışılabilir.
Mesele yalnızca İran değildir. Bölgedeki birçok aktör için bu kriz, daha geniş bir kimlik ve varlık mücadelesi olarak algılanmaktadır.
Bu nedenle bazı çevreler, tüm İslam ülkelerinin İran’a destek vermesi gerektiğini savunmaktadır.
ABD ve İsrail’in bu savaşı yalnızca jeopolitik değil, ideolojik bir eksende yürüttüğü iddiaları da giderek daha yüksek sesle dile getirilmektedir. Bu görüşe göre hedef, yalnızca bir devlet değil, bir medeniyet tasavvurudur.
Tarih göstermiştir ki dış müdahalelerle şekillendirilmeye çalışılan toplumlar, uzun vadede beklenmedik dirençler üretir.
ABD’nin İran karşısındaki geçmiş deneyimleri de bu noktada dikkat çekicidir.
Defalarca denenen stratejilerin başarısızlıkla sonuçlanması, askeri gücün tek başına belirleyici olmadığını göstermektedir.
Diplomasi, toplumsal dinamikler ve bölgesel gerçeklikler göz ardı edildiğinde, en güçlü ordular bile sonuç almakta zorlanır.
Bugün Ortadoğu’da yaşananlar, sadece bugünün değil, yarının dünyasını da şekillendirecek. Bu nedenle meseleye sloganlarla değil, derinlikli ve soğukkanlı bir analizle yaklaşmak zorunludur.
Aksi halde, herkesin kaybedeceği bir sürecin içine daha da sürüklenmek kaçınılmaz olacaktır.