Türkiye’de siyaset uzun süredir ciddî bir tıkanmışlık yaşıyor.
Bu tıkanıklık yalnızca partiler arası bir kriz değil; halk ile siyaset arasındaki bağın kopuşunu gösteren derin bir güven sorunudur.
Milletin oylarıyla seçilmiş vekillerin, halkın gerçek sorunlarına kulaklarını kapatması bu kopuşu daha da derinleştirmektedir.
Son günlerde Devlet Bahçeli’nin kendi parti grubunda sarf ettiği sözler kamuoyunda yankı buldu. Ancak siyaset, yalnızca sözle yapılmaz. Söylenenlerin anlam kazanabilmesi için yasal düzenlemelerle, somut adımlarla desteklenmesi gerekir. Aksi hâlde bu sözler, kamuoyunu oyalayan beyanlar olmaktan öteye geçemez.
Sayın Bahçeli kırk yıldır bu ülkede yaşanan kardeş kanını görmedi mi?
Bu süre zarfında Türkiye’de siyaset yapılmıyor muydu?
Bugün “özgürlük” vurgusuyla yapılan açıklamalar, bunca acıdan ve kayıptan sonra dile getirildiğinde ister istemez samimiyet sorgulamasına yol açıyor.
“Anadolu huzura olsun” demek elbette kıymetlidir; fakat bu söz neden bu kadar geç söylenmiştir?
Kürtlerin dili, kültürü ve kimliği anayasal güvence altına alınsın diyen açık ve net bir siyasi irade bugüne kadar neden ortaya konmamıştır?
Özgürlükler, zamanlaması siyasal konjonktüre göre ayarlanan söylemler olmamalıdır.
12 Eylül darbesinin yarattığı siyasal ve toplumsal tahribatla yüzleşmeden, bugün terörü bitirme iddiasında bulunmak eksik bir yaklaşımdır.
Geçmişle hesaplaşmadan gerçek bir normalleşme mümkün değildir.
Türkiye’de özgürlük meselesi yalnızca birkaç isim üzerinden tartışılamaz.
Selahattin Demirtaşlar kadar, Yusufîler de vardır.
Hukukun evrensel ilkeleri herkes için geçerli olmadıkça, adalet yalnızca bir temenniden ibaret kalır.
Bu konuda sorumluluk alması gereken yer sokak değil, siyasetin kendisidir.
Öte yandan dünyayı sarsan Epstein Adası skandalının Türkiye ayağı hâlâ karanlıktır.
Bu adada yaşanan insanlık dışı suçların herhangi bir siyasi veya bürokratik bağlantısı varsa, adalet duygusu bunu araştırmayı zorunlu kılar.
Dünyada hâlâ adalet diye bir kavram varsa, bu tür karanlık ilişkilerin üzeri örtülmemelidir.
Türkiye’de siyaset, emeklilerin yaşadığı derin yoksulluğa kulaklarını tıkamış durumdadır.
Rize’de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı’nın emeklilere simit dağıtması, yaşanan ekonomik çöküşün trajik bir sembolü hâline gelmiştir.
Bir simitin üç-dört kişi arasında paylaştırılması, sorunun ne kadar derinleştiğinin açık göstergesidir.
Emeklilerin insanca yaşayabileceği koşulları sağlamak için ciddi bir politika üretmeyen anlayış, kamera önünde başka, kamera arkasında başka konuşmaya devam etmektedir.
Bu ikiyüzlü siyaset tarzı, toplumun devlete olan güvenini aşındırmaktadır.
Bakara Suresi’nin 204. ayeti bu durumu çarpıcı biçimde tarif eder:
“İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider.
O, kalbinde olmayana Allah’ı şahit tutar. Oysa o, düşmanların en amansızıdır.”
Kurtla bir olup kuzuyu yedikten sonra çobanın yanında ağlayanlar, toplumları içten içe çürüten en tehlikeli zihniyettir. Bu anlayış, yalnızca siyaseti değil, ortak vicdanı da zehirler.
Türkiye’nin ihtiyacı, geç kalmış sözler değil; samimi, cesur ve adil bir siyaset anlayışıdır.