Ortadoğu’da gerilim bir anda çıkmaz demiştim. Hala aynı fikirdeyim. Ama bugün geldiğimiz yerde başka bir risk beliriyor: Gerilimin kendisi değil, hesapların birbirini yanlış okuma ihtimali büyüyor.
Masada müzakere var. ABD ile İran arasında temas sürüyor. Nükleer başlık konuşuluyor, yaptırımlar konuşuluyor, güvenlik garantileri konuşuluyor. Diplomasi tamamen kopmuş değil. Fakat aynı anda sahaya baktığınızda başka bir tablo görüyorsunuz. Bölgedeki askeri hareketlilik artmış durumda. Körfez’de temkin yükselmiş, enerji piyasaları her açıklamaya anlık tepki verir hale gelmiş. Kızıldeniz hattı hala kırılgan. Yani kelimeler yumuşak, pozisyonlar sert.
İşte risk tam burada başlıyor.
İran açısından mesele yalnızca uranyum oranı değil. Mesele kuşatılma algısı. Ekonomik baskı arttıkça güvenlik refleksi sertleşiyor. ABD açısından ise mesele yalnızca bir anlaşma değil; caydırıcılığın zedelenmemesi. Washington masayı açık tutarken aynı zamanda askeri varlığını artırarak şunu söylüyor: “Diplomasi var ama seçenekler masadan kalkmış değil.” Bu çift yönlü dil kontrollü gerilim stratejisinin parçası. Fakat kontrollü gerilim, tarafların birbirinin kırmızı çizgisini doğru okumasına bağlıdır.
Sorun şu ki Ortadoğu’da kırmızı çizgiler sabit değildir. Sürekli yer değiştirir.
İsrail faktörü bu denklemde hala belirleyici. Tel Aviv için konu teknik bir müzakere başlığı değil, doğrudan güvenlik meselesi. Bu nedenle diplomatik süreç uzadıkça sabır azalıyor. Körfez ülkeleri ise yüksek sesle konuşmuyor ama risk primini hesaplıyor. Petrol sevkiyatını, sigorta maliyetini, ihracat rotalarını yeniden planlıyorlar. Bu sessizlik kayıtsızlık değil; ihtiyat.
Kızıldeniz’de yaşanan her gerilim artık yalnızca bölgesel bir güvenlik başlığı değil. Küresel ticaret zinciri hassas. Navlun fiyatları bir açıklamayla oynayabiliyor. Enerji piyasası bir söylentiyle dalgalanabiliyor. Bu tablo bize şunu gösteriyor: Artık askeri bir mesaj ekonomik bir sonuç doğuruyor. Ve ekonomik sonuçlar siyasi baskıyı büyütüyor. Zincirleme bir hassasiyet oluşmuş durumda.
Benim gördüğüm tehlike büyük bir savaş ihtimali değil. Kimse doğrudan bir çatışma istemiyor. Fakat herkes savaşa hazır olma pozisyonu alıyor. İşte tarih tam bu tür dönemlerde sürpriz üretir. Çünkü savaşlar çoğu zaman planlanarak değil, yanlış hesapla çıkar. Bir hamle karşı tarafın niyetinden farklı okunur. Bir misilleme “ölçülü” düşünülür ama karşı tarafta “eşik aşımı” olarak algılanır. Gerilim bir anda başlamaz ama bir anda büyüyebilir.
Bugün yaşanan tam olarak bu risk alanıdır.
Müzakereler sürerken askeri hazırlıkların artması, diplomasi ile caydırıcılığın aynı anda yürütülmesi, enerji piyasalarının sürekli alarmda kalması… Bunların hepsi kontrollü gerilimin sınırlarına yaklaşıldığını gösteriyor. Çizgi hala geçilmiş değil. Ama çizgiye her yaklaşımda hata payı genişliyor.
Türkiye açısından tablo daha da somut. Enerji maliyetleri, ticaret yolları, Suriye dengesi, sınır güvenliği… Hepsi bu denklemin içinde. Böyle bir ortamda denge politikası bir tercih değil, zorunluluk. Çünkü yanlış hesap sadece iki başkent arasında kalmaz; dalga en çok sınır hattındaki ülkeleri etkiler.
Ortadoğu’da sular durulmuyor demiştim. Saat kuruluyor demiştim. Şimdi başka bir evreye giriyoruz. Mesele artık gerilimin varlığı değil; gerilimin nasıl yönetileceği.
Ve asıl soru şu:
Taraflar gerilimi yönetmeye devam mı edecek, yoksa bir gün biri karşısındakinin hamlesini yanlış okuyacak mı?
Yanlış hesap dönemi başlarsa, bu coğrafyada hiçbir kriz yerel kalmaz.