Ben bu şehrin sokaklarında gezen, çarşısında dolaşan, insanının nabzını tutan biri olarak yazıyorum.
Bir şehri yönetmek sadece makam koltuğuna oturmak değildir. Yönetmek; vizyon koymaktır, sorumluluk almaktır, hesap vermektir. Ama bugün gördüğüm tablo, yönetimden çok mazeret üretme alışkanlığının kurumsallaşmış halidir.
Yıllardır aynı söylemlerle, aynı ideolojik vitrinlerle bir algı oluşturuluyor. Tıpkı Rojava örneğinde olduğu gibi; vitrin süsleniyor ama arka planda üretim yok, eser yok, kalıcı hizmet yok. 1999’dan bu yana geçen 27 yılın sonunda ortaya çıkan tabloyu kimse inkâr edemez: Yapılan yok, ama sahiplenilen çok.
Kayyum Dönemi ve Sonrası: Diyarbakır’ın Kırılma Noktası
Açık konuşayım Kayyum yönetiminde geçen 8 yıl boyunca Diyarbakır ciddi yatırımlar aldı, altyapı güçlendi, şehir belirli bir standarda ulaştı ve büyükşehir kimliği daha görünür hale geldi. Bu bir görüş değil, sahada herkesin gördüğü bir gerçekti.
Ancak ne olduysa seçimden sonra oldu.
Göreve gelen DEM’li yöneticilerle birlikte bu şehir adeta bir hayal kırıklığına sürüklendi. O dönem kayyum yönetimini eleştiren, her fırsatta şikâyet eden kesimlerin bugün geldiği noktayı da görüyorum. Aynı insanlar, son iki yılda yaşanan yönetim zafiyetleri nedeniyle artık o dönemi arar hale gelmiş durumda.
Bu, çok ağır bir tablodur.
Bir şehir düşünün…
8 yılda toparlanıyor, 2 yılda dağıtılıyor.
Ben buna sadece “başarısızlık” diyemem. Bu, yönetememektir.
Şehir Yönetimi mi, Çifte Standart mı?
Bugün şehir planlaması çökmüş durumda. Denetim yok denecek kadar zayıflamış. Kaçak yapılar adeta teşvik edilirken, kurallara uyan vatandaş cezalandırılıyor.
Sur’da en basit geçim faaliyetlerine bile izin verilmezken, Kayapınar’da park alanlarının ticari rant alanına dönüştürüldüğünü görüyorum. Aynı şehirde iki farklı hukuk uygulanıyor. Bu çifte standart değil de nedir?
Toplumsal Değerler Üzerinden Yönlendirme
Bir diğer tehlikeli alan ise toplumun değerleri üzerinden yürütülen yönlendirme çabasıdır.
“Dil” adı altında başka dillere müdahale…
“Özgürlük” adı altında aile yapısının zayıflatılması…
“Onur” söylemi üzerinden hassasiyetlerin istismar edilmesi…
Ben açıkça söylüyorum: Bu, özgürlük değil. Bu, toplum mühendisliğidir. İnsanların yaşamına saygı duymak başka şeydir, toplumu dönüştürmeye çalışmak başka şey.
Zam Var, Hizmet Yok
Sahada en çok duyduğum şikâyetlerin başında ulaşım geliyor. Fiyatlar sürekli artıyor ama hizmet kalitesi aynı kalıyor.
Ortaya çıkan tablo şu:
Fiyatlar Avrupa seviyesinde, hizmet kalitesi yerlerde.
Vatandaş ne yapıyor? Mecburen araç alıyor. Trafik kilitleniyor. Yani yanlış yönetimin bedelini yine halk ödüyor.
Adalet Yerini Kayırmacılığa Bırakmış
Bir şehirde adalet yoksa, hiçbir şey doğru işlemez.
Bugün görüyorum ki; belli çevrelere dokunulmuyor, yandaşlara ayrıcalık tanınıyor. Ama kimsesiz işçi ilk fırsatta kapının önüne konuluyor. Ruhsatlar eşit dağıtılmıyor, denetimler eşit yapılmıyor.
Diclekent’te verilen bazı ruhsat kararları ise kamu vicdanını açıkça yaralıyor.
Bu tablo tesadüf değil. Bu, tercih.
Göstermelik Sosyal Belediyecilik
Ramazan ayında yapılan uygulamalar da bu anlayışın bir özeti niteliğinde. Milyonluk bir şehirde sadece 4 iftar çadırı kurup 6500 kişiye yemek vermek… Ve bunu başarı diye sunmak…
Ben buna sosyal belediyecilik diyemem. Bu, vitrin belediyeciliğidir.
Üstelik tüm bu tabloya rağmen “her şey yolunda” diyen bir söylem var. İşte asıl kopuş burada başlıyor.
Son Söz: Mazeret Değil, Liyakat
Artık şu gerçeği herkes görmeli:
Bu şehir kötü yönetiliyor.
Ve bu durum her geçen gün daha da derinleşiyor.
Geçmişe sığınıp bugünün hatalarını örtme dönemi bitmiştir. Sürekli “kayyum” diyerek sorumluluktan kaçmak, bu şehre yapılabilecek en büyük haksızlıktır.
Ben soruyorum:
Bu şehir daha ne kadar böyle yönetilecek?
Ve daha önemlisi…
Bu tabloya daha ne kadar sessiz kalınacak?
Çünkü gerçek değişmez:
Bir şehri ideoloji değil, liyakat ayağa kaldırır.