Dünya uzun süredir aynı acı manzaraya uyanıyor. Arakan’da yakılan köyler, Gazze’de enkaz altında kalan çocuklar, Suriye’de bitmeyen savaş, Doğu Türkistan’da susturulan bir halk… Coğrafyalar farklı olsa da yaşananlar aynı: Zulüm, yoksulluk, göç ve ölüm. Bu kadar açık ve evrensel bir trajedi karşısında insanlıktan beklenen, acıya da vicdana da sınır çizmemektir.
Ancak ne yazık ki bazı yapılar için vicdan, evrensel bir değer değil; seçici bir refleks haline gelmiş durumda. “Kent konseyi” adıyla kamuoyuna sunulan yapıların bir kısmı da bu seçiciliğin en görünür örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Sormak gerekiyor: Bir yapı, yalnızca belli bir siyasi çizginin, belli bir örgütsel anlatının acısını görünür kılıyorsa; buna gerçekten “kent vicdanı” denebilir mi?
Bugün Rojava merkezli açıklamalar yapılırken, aynı hassasiyet neden Arakan için gösterilmedi? Gazze’de yıllardır süren abluka ve bombardımanlar karşısında neden aynı ısrarcı duruş sergilenmedi? Doğu Türkistan’da Uygur Türkleri kimliklerinden ötürü kamplara kapatılırken, neden bu kadar derin bir sessizlik hâkimdi? Bu sorular, kimseyi suçlamak için değil; samimiyeti ölçmek için sorulmak zorundadır.
Daha çarpıcı olan ise şu: Bu sözde duyarlılıklar dile getirilirken, PKK uzantılarının mağdur ettiği Kürt halkının yaşadığı acılar dahi görmezden gelinmektedir. Aynı sokakta, aynı mahallede, aynı şehirde yaşayan insanların mağduriyeti, siyasi kimliğine bakılarak ayrıştırılmaktadır. Oysa acı, kime ait olduğuna göre değer kazanıyorsa, orada ahlaki bir tutarlılıktan söz edilemez.
Üstelik bu faaliyetlerin maddi boyutu da ciddi soru işaretleri barındırıyor. Rojava adına yapılan etkinlikler, bağış kampanyaları ve lojistik destekler için toplanan paralar, kimin cebinden çıkıyor? Kendi geçim mücadelesini veren Kürt emekçisinin, işsizin, öğrencinin cebinden çıkan bu paralar hangi denetime tabi? Bir yöneticinin “kendi imkanlarıyla hibe” görüntüsü verirken, aslında kamusal ya da toplumsal kaynakların kullanılması etik midir?
Bir başka çelişki de yerel yönetim pratiğinde karşımıza çıkıyor. Dün kayyum politikalarını sert biçimde eleştirenlerin, bugün üç günlük kar yağışında dahi şehrin temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan bir yönetim anlayışıyla sessizce yol yürümesi düşündürücüdür. Ulaşımın kilitlendiği, vatandaşın mağdur olduğu, belediyecilik refleksinin zayıf kaldığı bir tabloda, “başka coğrafyaları kurtarma” iddiası ne kadar inandırıcıdır?
Dahası, Suriye meselesinde de ciddi bir hafıza seçiciliği söz konusudur. Rojava ve özellikle Kobanê hattında, Esed rejimine bağlı unsurlarla birlikte hareket edildiği dönemlerde binlerce Suriyeli sivil hayatını kaybetti. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar bombalar altında can verirken, bugün yüksek sesle konuşan bu yapılar neredeydi? O gün neden açıklamalar yapılmadı, neden meydanlar dolmadı?
Bu soruları sormak düşmanlık değil; tam tersine toplumsal bir sorumluluktur. Çünkü gerçek vicdan, yalnızca yakın olana değil; uzak olana da ses verir. Gerçek adalet, yalnızca “bizden” olana değil; mazlum olana sahip çıkar. Belediye kaynakları, ya öncelikle bu şehrin altyapısına, ulaşımına, yoksuluna ayrılmalı ya da gerçekten evrensel bir adalet anlayışıyla tüm mazlumlar için kullanılmalıdır. Aksi halde yapılan her açıklama, atılan her slogan, samimiyetini kaybetmeye mahkûmdur.
Toplumun artık şunu net biçimde sorma hakkı vardır: Biz bir şehir vicdanı mı inşa ediyoruz, yoksa ideolojik bir yankı odası mı? Bu soruya verilecek cevap, sadece bugünü değil, yarının toplumsal hafızasını da belirleyecektir.