Bugun...


İhsan Yaşar

facebook-paylas
Osmanlı Devleti ve Kürtler 7.
Tarih: 02-06-2022 00:02:00 Güncelleme: 02-06-2022 00:02:00


Merhaba dostlar…                                                                                                                                                                             

 Ulus devlet düşüncesi, daha evvel de yazdığımız gibi, bir alev topu gibi bütün dünyayı sarmış, “ırk” a dayalı her ulus kendi kader tayın hakkını elde etmek ve yaşadığı imparatorluğun boyunduruğundan kurtulup, kendi topraklar üzerinde, kendi adlarıyla ;  “manda !” veya  “bağımsız!” da olsa bir devlet kurmak istiyorlardı. Bu amaca ulaşmanın yolu da zamanın güçlü ve egemen devletlerinin himayesini kabul edip,  bütün istek ve şartlarını kabul etmek kayıt ve şartıyla ancak kendi adlarına devlet kurabilirlerdi.                                                                                                                                                                                    

 Osmanlı Devletinin zayıflamasıyla birlikte Osmanlının gayrimüslim tebaası,  İngiliz, Fransız ve Rusya’nın himaye ve kontrolün de sürekli örgütlü bir şekilde kışkırtılarak, Osmanlının egemenliğinden kopartılmak istenmiş ve nihayet adım adım gerek savaşlar yolu ile ve gerekse isyanlar yoluyla içerden ve dışarıdan elbirliğiyle, işbirliğiyle nihayet Osmanlı Devleti yıkmayı başardılar.                                                                               

Evet; nihayet Osmanlı Devleti yıkıldı, yıkıldı yıkılmasına ama sonra ne oldu?                                                                      

Gayrimüslim halkların kurdukları devletler gerçekten  “bağımsız” birer devlet mi oldular!                                    

Yoksa sömürgeci emperyalist devletlerin sadece birer peyki ,uydusu mu  oldular !..                                                   

Neyse, konumuz Osmanlı İmparatorluğunun gayrimüslim tebaası olmadığı için, biz konumuz olan “Milleti Hâkime” içerisinde yer alan Müslüman tebaa üzerinde yoğunlaşalım.İmparatorluğun çatırdayarak yıkılmasından sonra, “Milleti Hâkime” gurubu içerisinde yer alan halklar âdete sudan çıkmış balık gibi kendilerini çaresiz, sahipsiz görerek ne yapacaklarını bilmeden çırpınıp duruyorlardı…                                                                                                                         

Arap, Kürd, Türk, Türkmen, Acem,  Farisi, Peştun, Tacik, Hazar, Özbek, Arnavut, Boşnak, Berberi, Çerkez, Gürcü, Abaza, Çeçen… Vs.                                                                                                                                   

“Milleti Hâkime” sayılan bu halklardan bir kısmı gayrimüslimlerin nüfus olarak daha fazla yaşadıkları ülkelerde yaşarıyorlardı. Ege, Balkanlar, Trakya ve kısmen Kafkasya’da yaşayan bu Müslüman halklar, Osmanlının yıkılmasından sonra çok büyük saldırılara, talanlara, yağmalamalara,  sürgünler, tehcirler ve öldürmeler yaşandılar…                                                                                  

Müslüman halkların yaşadığı bütün bu zulüm, katliam ve acıların birçoğu maalesef tarihe not olarak bile düşmedi…                                                                                                                                                     

  Bu zulümlerden hasbelkader bir şekilde kurtulup Anadolu’ya göç edenler, gerekse birebir yaşadıkları ve gerekse şahit oldukları bütün bu insanlık dışı acı, zulüm ve katliamların etkisinden tesirinden on yıllarca kurtulamadılar…                                                                                                     

  Ama maalesef ne Müslümanlar tarafından ve de o zaman ajan, provokatör misyonerleri tarafından tarihe not düşme adına ne belgelendi, ne yazıldı ve ne de çizildi...                                              

  Dün olduğu gibi bugünde Müslüman’ın kanı, canı, malı, namusu ve ırzı sömürgeci emperyalistler için hiçbir önemi yoktu.                                                                                                                             

Sarı saçlı, mavi gözlü Ukraynalı mültecileri “KENDİLERİNDEN” saydıkları için kucak açan,  sözüm ona  “medeni”ler maalesef Müslüman olan, Afgan, Irak, Suriyeli, Lübnan, Cezayir, Libya, Kürdistan... vs. Kabul etmemek için tabiri caiz kırk dereden su getirerek, ağızlarından düşürmedikleri insanlık ve “medeniyet” değerlerini çok rahat hiçe sayabiliyorlardı.                                                                                                                                            

  Bugün kendini medeniyetin sahibi, öncüsü ve temsilcisi sayan batı devletleri yeri geldiğinde, Müslümanları barbar, cahil, katil ve talancı olduklarını her platformda burunlarını kıvırtarak söyleseler de, uygulamalara bakıldığında işin aslının öyle olmadığını çok açık ve rahat bir şekilde görebiliyoruz.                                                                                                                                                  

  Bugün bile İngiltere ülkesindeki mültecileri Afrika da bulunan Ruanda Devleti ile anlaşarak ülkesindeki mültecileri Ruanda da ki kamplara gönderebiliyorlar !..                                                                                                            

 ABD, Yunanistan, Fransa, Almanya, İtalya, Kanada, İskandinav… vs.                                                            

  Bu ülkeler kendi ülkelerinde doğmuş üçüncü, beşinci kuşak kendi vatandaşlarını dahi yeri geldiğinde kendilerinden saymıyorlar ve yaptıkları çifte standart muamelelere hepimiz şahit oluyoruz. Orda yaşayanlara yapılan “faşist” ,”ırkçı” davranışlar;  aşağılama, hor görme, aşırı derece mobing uygulamaların artık zulüm derecesine vardığını ve hatta züllümün ötesine geçtiğini ve öldürmelere kadar vardığını her gün görsel ve yazılı basından görüyor ve okuyoruz.                                                                                                                                                              

  Aslında birinci Dünya Savaşından sonra ki mülteci göçlerin sebebi de bu sömürgeci emperyalist devletlerin kendileridir.                                                                                                        

   Bir “LEŞMİŞ!” devletlerin başta beş daimi üyesi ve aynı zamanda “Güvenlik (!) Konseyi”ni oluşturan beşli çete; ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere dünyaya evrensel anlamda barışın gelmemesi için şeytanın bile “pes” dediği yalan, dolan ve çevirdiği entrikalarla; bütün dünyayı açlık, sefalet, acı, kan, zulüm ve ölümlerle dünyayı adeta cehenneme çevirmişlerdir.                               

 Dünya bu zalimlerden, zebanilerden kurtulmadığı müddetçe insanlık asla barış, kardeşlik ve huzur bulamayacaktır…                                                                                                                                              

  Biliyorum konu dağıldı ama inanın yüreğim acıyor ve bu acının verdiği ruh haliyle gayri ihtiyari konu kayıyor…                                                                                                                                                                  

  Araplar ve Kürtler binlerce yıldır kendi toprakları üzerinde yaşıyorlardı. Zaman zaman, zamanın güçlü devletleri tarafından işgal edilseler de, imparatorluk dönemlerinde, aşiret yapıları gereği; özerklik, otonom, muhtariyet, federasyon, konfederasyon ve bağımsız devlet olarak mevcudiyetlerini günümüze kadar devam ettirmişlerdir…                                                                                                   

  Arabistan, Kürdistan, Anadolu, Balkanlar, Türkistan’ da Osmanlı Devletinin tebaası, Birinci Dünya Savaşında ve sonrasında çok büyük acılar yaşadılar.                                                                   

   Osmanlı İmparatorluğunun zayıflaması ile başlayan gayrimüslim isyanlarında ana hedef, genelde Osmanlının  “MÜSLÜMAN” tebaasıydı.                                                                                                  

İşgal kuvvetlerin destekleri ile birçok yerde talanlar, sürgünler ve katliamlar işlendi.                                    

Bazen tarihin bu acı hatıraları hatırlattığı ve günümüze taşıdığı için sevmiyorum.                                 

   İnsanların acılarını unutmasına müsaade etmediğinden, sürekli taze tutuğundan; düşmanlıklar tarihçiler eliyle adeta mirasçılara aktarılıyor.                                                                                                         

   Ve bu sebeple sürekli kin tutma, intikam alma duygusu köpürtülerek yüzlerce, binlerce yıl geçse bile, düşmanlık duyguları sanki nesilden nesile miras yolu ile aktarılıyor.                                               

Aslında; keşke insanların aynı acıları bir daha yaşamaması için tarihten ders alıp aynı hataları yapmasaydılar.                                                                                                                                                            

  Ama insanoğlu hep keşke demiştir ama yine hep aynı hataları yapmaktan vaz geçmemiştir.                                                                                                                                                            

  İnsanoğlunun yakıldığı teknolojik seviye; yapay zekâ, uzay çağı, üretim araçları, gıda, sağlık, ulaşım, barınma, kentleşme, bürokrasi... vs.                                                                                                       

   Bütün bu aklımızın almadığı gelişmelere rağmen, insanoğlu hala zihinsel değişim ve dönüşümü maalesef, yüz bin sefer maalesef yapamamıştır.                                                                                                  

Hala ilkellikten, bağnazlıktan, kindarlıktan, hırsızlıktan,  silahlanmaktan, öldürmekten ve kendi çıkarı için her türlü kötülüğü mubah görmekten, yapmaktan asla vaz geçmemiş ve vaz geçeceğe de benzemiyor…                                                                                                                                           

Her canlı yaşayacağı kadar, ihtiyacı kadar yiyecek, içecek tüketirken, insanoğlunun bir türlü bitmeyen mal, mülk ve servet biriktirme hırsı yüzünden dünyanın kaynaklarını, akıl, bilim, vicdan ve merhamete sığmayacak bir şekilde yok etmektedir...                                                                                                                          

   İnsanoğlu hem her türlü canlıya, doğaya ve en çokta “kendine” zarar vermektedir.                                            

Evet, yukarda da yazdığım gibi konu bugün kaydı, ama bu günde böyle olsun.                                              

Selam ve Dua ile.

İhsan Yaşar.     

 

 



Bu yazı 5943 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARŞİVİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI