Vakti zamanında, uzak diyarlarda bir ülkede bir kral vardı. Bu kral ne çok zalimdi ne de tamamen adildi; halkı onu biraz korkuyla, biraz da saygıyla anardı. Büyük bir sarayda yaşar, her gün tahtına oturup ülkesinin meselelerini dinlerdi.
Ama bu kralın bir sırrı vardı: Geceleri uyuyamazdı.
Ne kadar zenginliği, ne kadar gücü olursa olsun, içindeki huzursuzluk bir türlü dinmezdi.
Bir gece, sarayın en yüksek kulesine çıktı ve yıldızlara bakarak kendi kendine sordu:
-Ben her şeye sahibim, peki neden mutlu değilim?
Ertesi gün, ülkenin dört bir yanına haber saldı:
-Kim bana gerçek mutluluğun sırrını getirirse, onu altınla ödüllendireceğim!
Günler geçti.
Bilgeler, tüccarlar, şairler saraya geldi. Kimi mutluluğun zenginlikte olduğunu söyledi, kimi güçte, kimi sevgide…
Ama kralın içindeki boşluk hiçbir cevapla dolmadı.
Bir gün, saraya yırtık pırtık giysiler içinde bir derviş geldi.
Ne korkusu vardı ne de beklentisi. Kralın huzuruna çıkıp sakin bir sesle dedi ki:
-Ey kral, mutluluğun sırrı ne sahip olduklarında ne de kaybettiklerinde gizlidir. O, kabullenmekte ve şükretmektedir.
Kral kaşlarını çattı:
“-Bu kadar mı? Bu mu bana sunacağın büyük sır?
Derviş gülümsedi:
-Eğer bu kadar basitse, neden hâlâ mutsuzsun?.
Bu sözler kralın içine işledi. İlk kez biri ona altın değil, gerçek bir düşünce vermişti.
Dervişin sözleri kralın aklından çıkmıyordu.
Günlerce düşündü. Sonunda bir karar verdi: Tahtını, vezirlerine emanet edip kimliğini gizleyerek halkın arasına karışacaktı.
Bir sabah, sade kıyafetler giydi ve sarayın arka kapısından sessizce çıktı. Artık o bir kral değil, sıradan bir yolcuydu.
İlk olarak bir köye gitti. Tarlada çalışan yaşlı bir çiftçiyle karşılaştı. Çiftçinin elleri nasır içindeydi ama yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı.
“Bu kadar zorluk içinde nasıl mutlu olabiliyorsun?” diye sordu kral.
Çiftçi omzunu silkti:
“Toprağı ekerim, elimden geleni yaparım. Yağmur yağarsa şükrederim, yağmazsa sabrederim. Benim işim çabalamak, gerisini dert etmek değil.”
Kral bu sözleri de cebine koydu ve yoluna devam etti.
Bir süre sonra büyük bir şehre ulaştı. Orada zengin bir tüccarla tanıştı. Tüccarın her şeyi vardı ama yüzü asıktı.
“Sen neden mutsuzsun?” diye sordu kral.
Tüccar iç çekti:
“Çünkü daha fazlasını istiyorum. Ne kazansam yetmiyor.”
Kral düşündü: “Demek ki çok şeye sahip olmak da mutluluk getirmiyor…”
Yolculuk uzadıkça kralın kalbi değişmeye başladı. İnsanların dertlerini dinledikçe, kendi sıkıntılarının aslında ne kadar küçük olduğunu fark etti.
Bir akşam, yol kenarında oynayan çocukların arasına oturdu.
Ne altınları vardı ne sarayları… ama kahkahaları gökyüzüne yükseliyordu.
Kral da onlara katıldı. Belki de hayatında ilk kez, hiçbir şeyi düşünmeden güldü.
İşte o an… içinde bir şey çözüldü.
“Mutluluk,” diye fısıldadı kendi kendine, “aranacak bir şey değilmiş… fark edilecek bir şeymiş.”
Aylar sonra saraya geri döndü. Ama artık eski kral değildi.
Tahtına oturduğunda ilk emri şu oldu:
-Halkımın yükünü hafifletin. Çünkü ben onların yükünü anlamadan kral olamamışım.
Ve o günden sonra ülkede sadece yasalar değil, anlayış da hüküm sürmeye başladı.
Derviş bir daha hiç görülmedi. Ama bazıları, rüzgâr estiğinde onun sesini duyduklarını söyler:
“Gerçek zenginlik, kalbin hafifliğidir…”
O günden sonra kral, sahip olduklarına farklı gözle bakmaya başladı.
Ve belki de ilk defa, gece yatağına huzurla girdi.
Masal bu ya… Derler ki o ülkede o günden sonra ne kral eski kraldı, ne de mutluluk eskisi kadar uzaktı.