Bugun...


Neçirvan Bozkaplan

facebook-paylas
Fakirin Ölüsü
Tarih: 05-11-2022 00:02:00 Güncelleme: 05-11-2022 00:02:00


                                Kasabanın en aydın adamıydı Şeyhmus. Taş ustalığı da dillere destandı.  Kürt’ün hası olduğu bilinmezse Turabdin Süryanisi sanılırdı.Ve daha önemlisi çevre köylerde damatlığı olan tek erkekti. Yıllar önce İstanbul da hamallık yaparken bit pazardın da almıştı bu damatlığı. Damatlığa sahip oluşu kasabada ki varlığını daha da önemli kılardı.  Evlenecek damat adayları düğün öncesi mutlaka kapısını çalar onun süt beyazı damatlığını isterlerdi. O da kimseyi kırmaz, asla yok demezdi. Severek evlenen tüm kasabalı gelinler onun damatlığına dokunmuştur. Şeyhmus’un damatlığı onlarca sevgiye şahitlik etmiştir.Yardımsever, gayretli ve yakışıklıydı Şeyhmus. Yıllardır taş duvar ustası olmasına rağmen yakası yoksulluktan bir türlü kurtulmamıştı.  Bazı insanların rızkı doğuştan kördür, kör ocak gibidir.Dünyanın tüm işlerini sırtlasalar da işleri yaver gitmez böylelerin. Şeyhmus,yıllardır taş ustalığında biriktirmiş olduğu servetini alıp arkadaşı Ramazan’la yola koyulur.  Ramazan’ı çocukluktan beri sever sayar. O da kendisi gibi fukaradır. Köyün sığırtmacıdır Ramazan. Yıllardır karın tokluğuna dağda bayırda hayvan otlatır gene de köylü beğenmez onu. Ocağı kördür Ramazan’ın. Eşi Hatice kendisini terk etmesin diye Şeyhmus’un en küçük oğlunu evlatlık ister ama Şeyhmus’un karısı Besra razı olmaz buna.“Çocuğumu ocağı kör adama verirsem oğlumun da ocağı kör olur” diye korkar durur.

                           Ramazan’la yolculukları başlar. Dağlı köylerden birkaç küçükbaş satın alıp dönmektir amaçları. Sabah güneşinde kocasını uğurlayan Besra’nın yüzü sevinçten apaktı.  Artık onunda katığı olacaktı.  Eltisi olacak Aliye kadın kapısına katık döküp eskisi gibi ona acı çektirtmeyecekti artık.  Durup dolaştılar en sonunda Karacadağ’ın dağlık köylerinde uygun bir şeyler bulurlar.  İki keçi,  bir oğlak ve dört kara koyunu önlerine aldılar. Son kuruşunu bu hayvanlara harcadı. Şeyhmus sevinçten, Ramazan’da yarım kalmış evlatlık mevzusundan kör karanlığa düştüklerini geç fark etti.  Bir türbenin yakınında durdular, kurumuş tezekten ateş yaktılar.  Bu türbenin gizemi halen de tam çözülmüş değil ama türbenin etrafındaki kayaların üstüne büyükten küçüğe doğru taşlar üst üste bırakılır. Her biri bostan korkuluğuna benzeyen bu taşların aile birliğini temsil ettiğini, her iki dünya da ailenin devamlılığını koruduğuna inanılır. Ateş gürleştikçe taş yığınları iyice görünür iyice gizemli olurdu. Gece ilerledi. Şeyhmus, sürü kaçmasın diye ayağına bağladığı ipin bir ucunu keçinin ayağına bağladı.  Gökyüzü kara çarşaf giymiş gibi kapkaranlıktı.  Şeyhmus gece boyu karartılar, hareketli gölgeler görmeye başladı. Ya da öyle olduğunu zannetti.Kayaların üstüne konmuş taşları düşman ordusuna benzetti.Sonu gelmeyen vesveselerin içinde buldu kendini. Sürekli küçükbaşların çalınacağından korktu. Katık sevdası çarptı Şeyhmus’u. Arkasından öyle diyorlardı. O gece her ne olduysa aklını oynattı. Vesveseler galip geldi fukaranın aklına.

                                      Gün ağarınca Şeyhmus uyandı. Arkadaşına döndü. “Geceden beri beni taşa tuttular ”dedi. Sonra sessizleşti. Bir garip oluverdi.  Yüzü şıra üzümü gibi sararmış, yaşına doymuşçasına yorgun düştü.  Kasabaya varınca insanlar damlara üşüştü. Dama çıkanlar fakirin düze çıkacağına tamah ettiler. Eşi Besra ve yedi çocuğu da sokak başında sevinçten uçuyordu. Onca yol yorgunu Şeyhmus’a değil de keçiye oğlağa su,yem taşıyıp durdular.  Gözlerini korur gibi küçükbaşların etrafında dört döndüler.  Besra sevinçten az kaldı aklını oynatacaktı. Koca dut ağacına çıktı Besra hem de yaşlı haliyle. Duttan kocaman bir dal kesti attı küçükbaşların önüne. Aliye kadına kin kusuyordu Besra. Artık kapıma döktüğün katıkta gözüm kalmayacak diyordu. Söylediklerini herkes duysun istiyordu.

                          O geceden sonra Şeyhmus daha da bir garip davrandı.  İnsanları evine yaklaştırmaz oldu.  Herkesi düşman bilir,  insanların onu zehirleyeceğini iddia ediyordu. Artık ödünç damatlık isteyen gençler de eli boş dönüyordu.  Şifa diye bilinen zaman onun yarasına derman olmadı.  İsmi deliye çıktı bir defa.  İnsanlara neşe lazım ya.  Takıldılar zavallı Şeyhmus’a.  Sinirine yenik düşen Şeyhmus kızdığı zaman üst başını yırtıp atardı.  O üst başını yırtıkça insanlar onu daha çok dalgaya alırdı.  Ağaç kuruyunca tohumlar her bir yere saçılırya,  yedi küçük çocuğu düştü sokaklara. Yedi küçük fidan.Aldığı dört kara koyunu da kasabalılarca çalındı.  Kaldılar iki keçi bir oğlakla.  Yokluğun,  yoksulluğun üstüne bir de delillik binince Şeyhmus el kapısında ekmek,  su dilenir oldu.  Tabi yüz bulmadığı evlere öyle pat diye gitmezdi.  Öyle de gururluydu Şeyhmus.  Her ne dilense en azına tamah ederdi. Öldürsen de uzatılan sigara paketine,  tütün tabağını almazdı eline.  Tek dal sigarasını alır dumanlardı,  sigara bitti mi tekrar dilenmeye çıkardı.  Garipti ama o öyle yaşardı.  Bir sigara paketine sahip olmayacak kadar anlık yaşardı bu fani hayatı. 

                            Geçen zaman içinde böyle yaşamaya devam etti.  İnsanlar çiftkapılı bir dünya. Bir kapıda iyilik meşalesini taşırlar diğer kapıda bilinmez kör kuyu olurlar.  Şeyhmus’u canından bezdirdiler.  Şeyhmus’un üzerine su atan,  ayağına teneke bağlayan çocuklara kimse durun demedi. Bu coğrafya da deli demek kasabanın ortak malı tıpkı merası sayılmak demekti. Yaz kış çıplak ayakla dolaştığı için ayağı hep kanlı olurdu.  Bir taraf kabuk bağlar,  öte taraf kanardı.  Geçen kış kangren olan sol ayak parmağından biri kendiliğinden koptu.  Yokluktan,  bakımsızlıktan tez düştü yatağa, sonra kalkamaz oldu.  Ölümüne kadar Karaoğlan olacak Ecevit’e toz kondurtmadı.  Oğluna da bu yüzden Bülent ismini takmıştı ya.  Geçen yıllar içinde Şeyhmus’un tüm hayatı değişti ama Ecevit’e olan sevdası hiç değişmedi. 

                      Zayıflayan bedeni sisli bir şubat ayazında teslim oldu.  O zamanlar küçüktüm.  Annemin peşinden Şeyhmus’un evine gittim.  Havlunun bir yerinde büyükçe bir kazanda fokur fokur su kaynıyordu.  Buharında belliydi ölünün suyu olduğu.  Elbise teline çekilmiş beyaz örtülerin arkasında Şeyhmus’u yıkadılar.  Kaynayan suyun buharında, havluda göz gözü görmüyordu.  Boynundaki ince ipi koparan sütü kesik keçi örtüleri dişleyip duruyordu.  Hatırı sayılır bir kalabalık toplanmıştı o gün.  Besra’nın ağıtları kesik kesik duyuluyordu. Sesi kesildiği zamanlar da bayılıyordu. Etrafındaki kadınlar Besra ağıt yaksın diye onu tez ayıltırlardı. Daha çok acı çeksin diye onu tez ayıltırlardı. Fakirin ölüsü değerlidir, ağıtı çok olur fakirin. Bir zamanlar Şeyhmus’un damatlığını giyen erkekler,  çamur deryasına dönmüş sokakta tabutunu elden ele taşıdılar.  Tabutun üstüne konmuş damatlıkla sisli havada kayboldular. 

 



Bu yazı 894 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARŞİVİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI