Bugun...


Neçirvan Bozkaplan

facebook-paylas
FILLE KARINCA
Tarih: 27-10-2022 00:02:00 Güncelleme: 27-10-2022 00:02:00


                      Avare avare yürüdüler.  Yürürken Musa, Tigran'ı rahat bırakmıyor ona çelme takıp duruyordu.  Bazen keyiften bazen de sırf onu kızdırmak için yapıyordu.  Yere düşen Tigran, Musa’ya el kol çeker; ardından toz toprak içinde kavga ederdi.  Sonrasında bu kavga yetmez eski defterler açılır,  bu sefer eskiler için kavgaya tutuşurlardı.  Kavgaları kanla, yaralanmayla sonuçlanmazdı, azıcık sevgi doluydu.  İkisi ne kavganın galibi ne de yenik düşeni olmak isterdi.  Tez zamanda barışır tozlu yollarına devam ederlerdi.   

                    Kendi aralarındaki didişmeden asıl meseleyi unutmuşlardı.  Tüm bunlar Soroyan amcanın berber dükkânının camını kırdıklarından dolayı başlarına gelmişti.  Olsun, nah şu kadar pişman değildiler elbet.  O koca hırbo da taş atmıştı kendilerine hem de karpuz büyüklüğünde.  Bir kaç gün berber dükkânın olduğu sokaktan geçmez mesele unutulacaktı, kıyamete kadar sürecek hali yoktu ya.  Tabii bunun için bir müddet kendi evinden de uzaklaşmaları gerekiyordu.  Böyle teşqeleli zamanlarda anne babanın destek çıkmayacağını biliyorlardı.  Hiç düşünmeden çıktılar mahalleden. Nereye gitmeliydi, bu tamahkâr insanlar ovada Allah’a ait boş bir arazi bırakmamış ki.  Her yer bağ bahçe, her yerde malı mülkü gözetleyen onlarca çift göz.  Şimdilik okyanusta rotasını kaybetmiş şaşkın kaptan gibi nereye gideceklerini bilmiyorlardı.  Bildikleri tek şey beladan uzaklaşıyor olmalarıydı.  Neyse ki Allah’a ait boş bir yer buluverdiler.  Burası insanoğlunun hoşuna gitmeyecek kadar kötü bir araziydi. Anlaşılan kimsenin menfaati kalmamıştı bu arazide. Ama olsundu. 

                    Allah’ın terk ettiği arazinin en tepesine çömeldiler.  Allah’ın mülkünde minnetsiz, korkusuzca bağdaş kurdular.  Bazen vesveseye gelip peşlerinde birileri var mı yok mu diye arkalarını kolluyorlardı.  Olanlardan bayağı korkmuşlardı,  endişeleri bir kemer gibi bellerindeydi.  Soroyan amcadan tokat yiyen çelimsiz Tigran, olanları unutmak istiyordu.  Allah’a ait  kurak arazinin tepesine uzandı.  Uzandığı gibi de derin uykuya daldı.  Etraf asırlık mezar gibi sessizdi, zaman zaman çıkan bir ses hariç.  Tepenin başında görünmez bir yerde ağustos böceğinin sesi geliyordu.  Ağustos böceği, yırtılırcasına dingin, ağlamaklı doğayı halay başına davet ediyordu.  Kim ne derse desin hayvanlar da yaşadıkları coğrafyanın kimliğini alırlar.  Ağustos böceği boşuna mı halay başını çekiyor, boşuna mı zılgıtlarla kör sağırların kulak zarını patlatıyor.  Birde ağustos böceği tembel hayvandır diye ona kuru iftira atarlar.  Sanki kendileri çağ atlatmışlar, şu kendileri dışında her şey oluvermiş feodal kafalar.  Tigran uzandığı yerde öğle güneşi gibi hareketsiz duruyordu.  Yalnızca suya batıp çıkan şişme lastik bot gibi atan kalp atışları duyuluyordu.  Güneşin sıcaklığında bekleyen Musa’nın uykusu yoktu.  Uykusu gelmeyenin bahanesi çok olur derler ya.  Onun da bir bohça dolusu bahanesi vardı.  İnce derisi kızgın çöl kumlarına dayanmayan deve yavrusu gibi uzanıp doğruluyordu.  Tepebaşını kurtarmış bölge bilen, Allah’ın diyarını işgal eden karıncalar paçalarından girip göğsünden çıkıyordu.  Anlaşılan bu tepe onların mabediydi.  Çocukluğundan beri çok huylanıyordu bu karıncalara.  Üst üste bir kaç taş bıraktı. Yaptığı taş yığının üstüne oturdu.  Sağ eline de taptaze süpürge otunu aldı.  Taşlara tırmanan karıncaları yere yığıyordu.  Üç beş derken karıncalar gelmez oldu.  Süpürge otunu kafasının üstüne bırakıp yüzüne gölgelik yaptı.  Süpürge otunun dalları arasında güneşi gözlemledi, fazla sürmedi bu rasathaneci hali.  Kızgın güneşin ışınları saç tellerini emzirip besliyordu.  Geçen sene iki ay kaldığı dedesinin köyünde yaşadıklarını hatırladı.  Düşündükçe aklı bedeninden çıktı.  Birden elindeki som yeşil süpürge otu düşüverdi. 

                 Dedesinin köyünde bu karıncalara Fılle yani Hıristiyan karıncası denilirdi.  Birde Müslüman karıncası dedikleri başka bir karınca vardı.  Birbirinden çabucak fark edilirdi  bu karıncalar.  Müslüman karıncanın rengi koyu siyahtı, bacakları kısa, gövdesi küçüktü.  Ve çok yavaş hareket ederdi.  Fılle karıncanın ise rengi kızıl veya kahverengi tonlarında olurdu.  İnce uzun bacaklara sahipti, çok hızlı hareket ederdi.  Çeneleri daha güçlü ve ısırdığında canı daha çok acıtırlardı.  Kafalarına bağlı olan antenleri ise daha uzundu.  Müslüman karıncalarına göre daha bireysel hareket ederdi.  Müslüman karıncası ise hantaldı; ama kolektif hareket etme becerisine sahipti.   Bir mercimek tanesini taşımak için yüzlercesi yardıma koşardı, o derece yarınlara kış hazırlıklarına düşkünlerdi.  Nedeni bilinmez ama karıncalar bu şekilde iki ayrı dine mal edilmişti.  Bunu bilen inançlı inançsız herkes Fılle karıncaları gördüğü yerde ezer onları öldürürdü.  Bazen onları öldürmekle de yetinmezlerdi.  Ellerine alırlardı çakmağı onları cayır cayır yakarlardı.   Bazen de onları enseden tutup kardeşkanı dökülsün diye birbiriyle dövüştürürlerdi.  Karıncalar güçlü çeneleriyle birbirinin boyunlarını koparır, kafaları kurutmalık üzüm gibi toprağa sererdi.  Yuvaya su bırakma, yuva deliğini taşla kapatma ya da içerisine küçük ateş közlerini bırakma sık sık yapılan diğer işkence türlerindendi. 

                   Sırf farklıdırlar diye karıncalar yetişkinlerin inançsal ideolojilerine kurban olmuşlardı.   O yaz arkadaşıyla binlerce karınca öldürmüştü.  Şehre gelince durum birazcık değişmişti tabi.  İşte Soroyan amca.  Herkes ona “ gâvurdur” diyor; ama Cuma namazı öncesi herkes onda traş olur.  Soroyan amca istese traş olanların kafasını kesebilir; ama kesmiyor.  Demek ki şehirdeki insanlar melez olmuş, melezlik sayesinde kardeşçe yaşıyorlar.  Demek ki melezlik yaşatıyor insanı.  Peki dedesinin köyü neden öyle melez değildi.  O zaman köydeyken çokça düşünürdü.  Acaba  Fılle köylerinde de bizim Müslüman karıncalara zülüm ediyorlar mı diye ? Yoksa daha kötüsünü mü yapıyorlardı?  Köydeki arkadaşları onlar daha beterini yapıyorlar deyince başlardı karıncaları ezmeye. 

                     Kör batıl inanca kurban giden sadece karıncalar değildi. Dedesinin köyünde işler daha ileri boyuta taşınmıştı.  Kertenkele de Fılle ve Hıristiyan diye türlere ayrılmıştı.  Koyu yeşil iri olanlar Hıristiyan’dı, birde bunların insanın dişini saydığına inanılırdı.  Rakamlarla arası iyi olan bu kertenkelelerin görüldüğü yerde ilk olarak ağzını sıkı kapatmak gerekirdi. Yoksa adamı dişinden ederdi. Daha ince ve zayıf olanlar ise Müslüman sayılırdı.  Bunlar Hz. İbrahim’e su taşıdığından  iman etmiş sayılırdı.  Salyangozlar ise bu ayrımdan tamamen muaf tutulmuş olup hepsi de tümden şeytan sınıfına dahil edilmişti. Görülen yerde onları öldürmek Allah’ın  buyruğuydu.  Musa ve arkadaşı o zamanlar kaya dibinde gördüğü yüzlerce salyangozu bir yere toplar, hepsini ayakla özüm sıkar gibi ezip çiğnerdi.  Etli salyangozlar kabuklarıyla beraber parça pörçük edilirdi. 

                       Nefret duygusu,  farklılıkların yok edilme düşüncesi ta erken çocukluk döneminde filizlenmişti.  Farklılıklar Allah’ın birer zenginliği değil de sanki yokluk, fakirlik belirtisiydi.  Kanıtı işte dedesinin köyüydü.  Tahammül etmek nefes almak demektir, tahammülün yolu yoktu orada.  Ekinlerden arta kalan buğday tanelerini yuvalarına taşıyan, kış hazırlığı yapan karıncalar  ağızlarında tanelerle öldürülürdü.  Buğday tanesi üstünde can çekişir, parçalanmış bedeni buğday tanesine bulaşırdı.  Acaba kanlı taneler yere düşerken, kana bulanırken kimin ambarı tohumla doluyordu? Hangi ambarın dönü yarını temiz kalabiliyordu? Musa, bu hikâyeleri şehirdeki arkadaşlarına anlattığında kimse ona aldırış etmiyordu.  Bu çocuk saçmalıyor diyorlardı. 

                     Neyse ki bu aralar karıncaların durumu birazcık düzelmişe benziyor.  Taşra hayatının içi boşaltıldı. Farklı olan karınların çoğu ya öldürüldü ya da göç ettirildi. Ve bazıları da yoğun baskılardan dolayı renk değiştirdi.  Artık hangisinin Fılle hangisinin Müslüman olduğu pek çok kimsece unutuldu.  Musa başını eğmiş, öldürdüğü karıncaları düşünüyordu.  Kararsızdı, yas mı tutmalıydı, yoksa zafer marşını mı söylemeliydi, bilmiyordu.  Her nedense taşlara tırmanan karıncalara artık dokunmuyordu.  Belki de onları öldürmekten bıkmıştı ya da korkuyordu.  Ya da öldürdüğü karıncalar ona merhamet duygusu kazandırmıştı.  Kimi zaman kimileri öldürdükçe merhamete gelir ya… Yaşar Kemal “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” romanında savaş görmüş insan, dünyanın en korkak insanıdır, o bir daha değil insanı, bir sineği bile öldüremez, der.  Belki yaşadığı şeyler bir savaş değildi belki öldürmeleri gereken karıncalar değildi; ama nedense bu sefer üstünde dolaşan Fılle karıncalara ses çıkarmıyordu. 

                   Tigran ise karıncaların ısırmasına fazla dayanmadı, birden uyandı, ayağa kalktı.  Karıncalar iç çamaşırına kadar girmişti.  Pantolonunu çıkardı, Musa’nın başka yöne bakmasını istedi.  Anadan doğma çıplak kalacak hali yoktu ya, biraz koştu, biraz zıpladı.   “Böyle yapınca karıncalar kendiliğinden düşer”  dedi. Ama  ne fayda.  İnatçı karıncalar,  ipe asılan tahta mandallar gibi üst başına yapışıp kalmışlardı.  Musa, onunla dalga geçti, ağzını lastik gibi açmış gülüyordu.  Tigran, çıkardığı elbiselerini tek tek silkeleyip giydi.  Onunda intikamı tuttu, üstünden düşen karıncaları ezdi.   “Bu nasıl şey dedi,  sesimizi etmesek her bir yerimizi ısıracak,  yetmeyecek kıçımızdan içeri girecekler,  ”dedi.  İki arkadaş azıcık dinlenmiş olarak yola devam etti.  Hava sıcaklığı düşmüştü, bulutlar adeta dans etmek için göğün dibine inmişlerdi, sıkıyorlardı kendilerini nazlı nazlı ama yağmur olur yağmazlardı.  Bulutların gölgesinde yürümek hoşlarına gidiyordu.  Bulutlar tamda Meksikalıların özellikle ressam Diego Rivera’nın tablolarında çokça görülen sombrero dedikleri şapkalardan olmuş başlarına konmuştu.  Gölgeden çıktıklarında kendilerini çıplak hissediyorlardı, güneş kavurucu yüzüyle tenlerine mala çekiyordu. 

 



Bu yazı 1363 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARŞİVİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI