Bugun...



HİCRET‘İN ANLAMI VE KAZANDIRDIKLARI

Bu hafta Cuma sohbetimizin konuğu Diyarbakır Yenişehir ilçe müftüsü Dr. Mehmet Şefik Bilik konuğumuza hicret ve Mekke fethi kazanımları üzerinde durduk .

facebook-paylas
Tarih: 06-01-2023 00:10

HİCRET‘İN ANLAMI VE KAZANDIRDIKLARI

‘Hicret’ Peygamberimizin ve Mekkeli müslümanların milâdî 622 yılında, peygamberliğin on üçüncü yılında Mekke’den Medine’ye göç etmeleridir.

Hicrî  takvime, İslâm takvimi de denir. Ayın yörüngesi üzerinde dönüşüne göre düzenlendiği için kamerî (ay) adı verilmiştir.

Milâdî ve Rûmî tarihler gibi on iki ay esasına dayanan hicrî yıl muharrem ayı ile başlar ve zilhicce ile sona erer.

Hicrî ve rûmî takvim uzun müddet müslümanlarca kullanılmış 26 Aralık 1925 tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır.

*İslâm tarihinde ve Peygamberimizin hayatında kuşkusuz en önemli olay Hicret’tir. Çünkü bu olay İslâmî tebliğde bir dönüm noktasıdır, Hak dinin var olmasına açılan kapıdır, dirilişi ve güçlü bir bina olarak ortaya çıkışıdır.

‘Hicret’ sözlükte, kişi veya kişilerin bulundukları yerden göç yoluyla ayrılmaları anlamına gelir. Bu ayrılma beden ile olabileceği gibi, dil veya kalp ile de olabilir.

Hicret; kalbi Allah’ın dışındaki şeylerden ayırıp yine O’na yönelmek anlamında kullanılmaktadır ki bu, Allah’a hicret (yönelme) ibâdetidir.

    Yüce Allah, emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etmek üzere peygamberler göndermiştir. Görevleri sadece insanları doğru yola ulaştırmak olan bu kutlu elçilerin hemen hepsi, pek çok işkence ve zulme maruz kalmışlardır. Bazısı öldürülmüş, bazısı yurtlarından göçe zorlanmış, bazıları da toplumdan soyutlanarak baskı altında tutulmuşlardır. Halbuki bu kutlu elçiler, gönderildikleri toplum için rahmet, şefkat ve sevgi kaynağı idiler. Onlara gönül kapılarını kapatan toplum, aslında insanî fazilet ve erdemlere kapısını kapatmaktaydı. Allah elçilerini bağrına basan toplumlar ise, insanî erdemlere, aydınlığa kucak açmaktaydı.

 Hz. Âdem (a.s) ile başlayan tevhid mücadelesi; Şeytani ve tâgûtî güçlerin zulmü sebebiyle, hicret eden muttakî insanların ıstırabını gündeme getirmiştir. Kâfirler ve zalimler günümüzde olduğu gibi daima zorbalığa başvurmuşlardır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de; Hz. -*Şuayb (a.s)'ın kıssası beyan edilirken, kavminin önde gelen (mele’) müstekbirlerinin teklifi haber verilmiştir:

"Onun (Şuayb'ın) kavminden iman etmeyi kibirlerine yediremeyen kodamanlar (devlet adamları) şöyle dedi: ‘Ey Şuayb, seni ve beraberindeki iman edenleri ya muhakkak memleketimizden çıkaracağız, ya da mutlaka bizim dinimize (küfre ve şirke) döneceksiniz! O (Şuayb): ‘Ya istemesek de mi?’ dedi." (7/A'raf sûresi: 88).

*Hz. Mûsâ (a.s.)'nın kıssasında da….. Hz. Musa'nın, Firavun ve ordusu tarafından sıkıştırıldıklarında yanındakilerin "Gerçekten yakalandık" demelerine karşı "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir" (Şuara Suresi, 62-63) diyerek büyük bir teslimiyet gösterdiği görülür.

Tarih boyunca, birçok peygamber ve muttakî mü'min, sadece ve sadece Allah Teâlâ'ya ibâdet edebilmek için hicret etmişlerdir. Şimdi bu konu üzerinde kısaca duralım:

Ashâb-ı Kehfin Hicreti: Kâfir ve zâlim bir yönetime itaat etmekten hayâ ederek, bir mağaraya hicret eden Ashâb-ı Kehf nasıl unutulabilir? Allahû Teâlâ onlardan râzı olmuş ve Kur'ân-ı Kerîm'de "genç yiğitler" olarak taltif etmiştir. Kıyâmete kadar hayırla anılacaklardır.

Ayetlerde bahsi geçen mümin gençler, dikkat edilirse, gerçekte cahiliye toplumundan iki ayrı hicret yaşamışlardır: İlk hicret,

 „Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir; İlah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız.  Yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz“.

diyerek ve kavimlerinin içine düştüğü sapıklığı görerek yaşadıkları manevi hicrettir. Cahiliye toplumunda yaşanan ahlak anlayışını reddetmişler ve o toplumun dininden tamamen kopmuşlardır. Bu manevi hicretin ardından da fiziksel hicret gelmiş ve gençler, içinde yaşadıkları toplumu tam anlamıyla terk ederek mağaraya sığınmışlardır.

 

‘Hicret’, imanın, Allah’a ve Rasûlüne bağlılığın, Allah yolunda fedâkârlık yapmanın, dünyalıklardan vazgeçmenin, yalnızca Allah rızasını seçmenin bir göstergesi; küfre ve onların azgın temsilcilerinin hükmüne boyun eğmemenin, iman uğruna her zorluğu göze almanın destansı ifade edilişidir.

Peygamberimizle birlikte bu destanı yazan güzel insanlara Kur’an ‘muhâcir’ diyor ve onları kelimelerin en tatlısı ile övüyor:

“Öne geçen Muhâcirler ve Ensâr ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” (9/Tevbe, 100).

„Hicret edenlerin, memleketlerinden çıkarılanların, yolumda ezaya uğratılanların, savaşan ve öldürülenlerin günahlarını elbette örteceğim. And olsun ki, Allah katından bir nimet olarak, onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Nimetin güzeli Allah katındadır". (Âl-i İmrân, 195)

 

Allah elçilerinin sonuncusu, alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) de insanları, şirki ve küfrü, vahşet ve zulmü terk edip sadece Yüce Yaratana ibadete, adalete, merhamete, insanî erdemlere davet etmekteydi.

Mekkeli müşrikler bütün insanlığa rahmet olarak gönderilen bu Yüce Elçi’ye akla hayale gelmedik işkence ve zulmü reva gördüler. O’na kucak açma yerine O’nu dışladılar, hayatına kastettiler. Bu ağır baskılar altında tebliğ ve davet görevini yerine getiremeyeceğini anlayan Kainatın Efendisi, zâlim yöneticilerin zulmünden ve baskısından dolayı  medineye hicret etmek zorunda kalmışlardı.

Onlar, Müslümanlar; Mekke’de âdi suç işleyen, başkalarının malına veya ırzına göz diken, başkasının canına kast eden kimseler değillerdi. Onların böyle bir suçu yoktu. Kimse onlara kötü, zararlı, soyguncu, haydut diyemezdi. Tam aksine onların, Hz. Peygamberin dâvetine uyup müslüman olduktan sonra ahlâkları düzeliyor, kötü huyları gidiyor, önceden yaptıkları fenalıklardan iz kalmıyordu.

 

Onlar, sadece ‘Lâ ilâhe illâllah Muhammedü’r Rasûlüllah -Allah’tan başka ilâh yoktur, Hz. Muhammed O’nun elçisidir-’ diyorlardı. Bu söz hem onu söyleyen için hem de Mekke devletinin yönetimi için son derece önemliydi. Bu sözü söyleyen mü’minler, eski inançlarını, ahlâklarını, hayata bakışlarını, anlayışlarını, daha doğrusu atalarının ve bilhassa Mekkelilerin sömürü aracı olan dinlerini terk ediyorlardı.

Eğer bu, sıradan bir söz olsaydı Mekke yöneticileri seslerini çıkarmazlardı. İnsanlar onu söylese ne olur, söylemese ne olurdu? Fakat gerçek öyle değildi… Bu sözü söyleyen değişiyor, başka insan oluyor, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e uyuyordu, O’nun söylediklerini hayatına uyguluyordu.

Muhammed (s.a.s.)’in getirip tebliğ ettiği vahyi kabul eden mü’minler, günün birinde Mekkelilerin baskısına dayanamayıp bir iman yolculuğuna çıkmak zorunda kalmışlardı.   Bu yolculuk (hicret) sıradan bir göç değildi. Bu bir ekonomik nedene dayanan yer değiştirme, daha rahat yaşam elde etmeye yöneliş değildi. Bu hicret aydınlığa, kurtuluşa, İslâm’ın nûruna, İslâmî tebliği en uzak yerlere Diyarıbekire, Amed’e kadar götürebilme imkânına, Allah’a hakkıyla kulluk yapma fırsatına uzanan bir yolculuktu.

 

Bir başka deyişle diğer beldelerin insanları hicretten sonra İslâm nimetiyle ve onun nûruyla tanışma imkânına kavuştular.

Hicret, zulmetten nura, karanlıktan aydınlığa, kavuşmaktır.

Hicret, yeni bir medeniyetin başlangıcıdır,

Hicret, tebliğe açılan en büyük kapı

Hicret'in gayesi müslümanca yaşamak, Allah'ın kanunlarını ikame etmektir. 

Hicret, ilahi yaşam kavgasıdır. Hak batıl kavgasıdır.

Hicret, İslam dayanışma ve kardeşliğinin ruhudur. Hicret, İslam devletini doğurmuştur.

Hicret, ahde vefadır. Sözde doğruluktur. Dostlukta sadakattir.

Hicret îsardır, kardeşini -kendisi ihtiyaç sahibi olsa dahi- kendisine tercih ediş, kendi ihtiyaçlarını gidermeyi bir yana bırakıp Müslüman kardeşinin ihtiyaçlarını karşılamaya öncelik veriştir.

 

Hicret, imanın maddeye sağladığı tarihi zaferin simgesidir. Hicret; Allah rızası için; anadan, babadan, maldan, mülkten hatta candan vazgeçişin, ibretli kıssasıdır.

Hz.Ali'yi düşününüz ki, Nebiyy-i Muhterem (s.a.v.) hicret yolculuğuna kolayca çıkabilmesi için O'nun yatağına girip yatmış, böylece Kureyşliler aldanmıştı. Dışarıdan bakıldığında Peygamberimizin yatakta yattığı sanılıyordu. Sabaha kadar çıkmadığı görülünce sabahleyin muhtemelen o yatakta ve orada yatan kişi öldürücü darbelere hedef olabilecekti. Hz.Ali (r.a.) bunu biliyordu ve canından vazgeçmişti. Çünkü hicret, canından bile vazgeçişin adıydı. Bunun gibi Hz.Ebubekir de, hem kendi canını hem de aile fertlerinin canını fedayı göze almıştı. Hz. Muhammed (sav)'in yakalanma tehlikesi altında iken mağarada arkadaşına söylediği "Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir" sözünde bu fedakarlığı görüyoruz.

 

Hicret - İlim - İrfan - Mektep :        Hicret mabeddir, cemaattir, rahmettir. Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebi, hicretten hemen sonra bina olunmuştur. Ve o dönemde mescit her şeydir; ibadet yeridir, sohbet yeridir, va'z ü nasihat ve irşad yeridir. İstişâre yeridir, tefekkür mekânı ve idare merkezidir. Hicret derstir, ilimdir, tedrisattır.

Müslümanın yaşamı zaten Allah'a kul olmakla, O'nun emirlerine uymakla, O'nun beğendiği ahlakı yaşamakla anlam kazanmaktadır. Allah Kuran'ın "Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım." ayetiyle iman edenlere bu gerçeği bildirmiştir. Bir başka ayette ise, Allah "De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Enam Suresi, 162) sözleriyle bu konuyu bizlere en hikmetli şekilde açıklamaktadır.

 

İman sahibi bir insanın tüm hayatı Allah'ın rızası üzerine kuruludur.

Bir insan, "ben iman ettim" dedikten sonraki hayatında, Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanabilmek için gerçekten herşeyi göze alabileceğini fiili olarak da göstermelidir.

İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla çaba harcayanların Allah katında büyük dereceleri vardır. İşte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır. Rableri onlara katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler. Onda ebedi kalıcıdırlar. Şüphesiz Allah, büyük mükafaat katında olandır. (Tevbe Suresi, 20-22)

 

Küfür diyarından iman diyarına göç edişe hicret dendiği gibi, Şehvetlerin, kötü ahlâkın ve günahların terki ve reddi. “şehvetlerden, kötü huylardan ve günahlardan uzaklaşmak, olanları terk ve reddetmek de, hicretin gereğidir.” Efendimiz (sav): “Müslüman müslümanların  elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir. Hakiki muhacir, Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçan, onları terk (hicret) eden kimsedir” buyurmuştur.

Bir adam, Rasûlullah (s.a.s.)’a sordu: “Yâ Rasûlallah, hangi hicret daha fazîletlidir?” Allah’ın elçisi buyurdu ki: “... Allah’ın yasakladığı/haram kıldığı şeyleri terk etmendir.” (Nesâî)

İmana ve İslâmî yaşayışa çok yönlü saldırıların gözlendiği, câhiliyyenin, fitnenin  hortlatıldığı günümüz ortamında mü’minlerin imanlarını koruyup gereği gibi ibâdetlere sarılmaları hicrettir. Efendimiz, bu konuda şöyle buyuruyor: “Fitne zamanında ibâdet, bana hicret etmek gibidir.” (Müslim, Fiten 26, hadis no: 130)

 

"İslâm, şüphesiz garip olarak başladı ve (günün birinde) garip hale dönecektir. Ne mutlu gariplere!" "Garipler kimlerdir?" diye soruldu. Rasûlullah (s.a.s.): Kabilelerinden (İslâmiyet için) uzaklaşanlardır." (İbn Mâce, Fiten 15, hadis no: 3988)

Hicret, Allah’a yönelmektir, O’na yaklaşmak, O’na sığınmaktır. Para ve menfaat için, dünyevî eğitim için; iş, aş ve eş için hicretleri çok gördük. Ama günümüzde Allah için hicret edenleri nasıl göreceğiz?

         

Tebdîl-i mekânda ferahlık vardır, evde kılınan namaza karşılık, câmiye hicret edilerek cemaatle kılınan namazın yirmi yedi derece sevabı, hicret rûhunda saklıdır.

Yeryüzü yerinde saymıyor, her an dönüyor, hareket/hicret ediyor. Gökteki tüm yıldızlar, galaksiler, güneşler de yörüngeleri etrafında her an hicret halindeler. İnsandaki kan, vücut organları arasında hicret etmeseydi, ne olurdu? Öyleyse, hayat hicrettir, hicretsiz hayat olmaz.

Yerdeki sular buharlaşarak göklere hicret eder, bulutlar hicret içinde onları taşır, rahmet kanatları yeniden işlenip şekillenen bereket damlalarını hicret ettirerek taşıyıp uygun yerlere gönderir/hicret ettirir.

 

Bütün hayat, bir yolculuktur, insan da yolcu. İnsan, önce anne karnına, sonra yeryüzüne, daha sonra ebedî âleme hicret eden bir muhâcirdir. Hicret bir fıtrat kanunudur.

Önemli olan bu yolculuğu hayırlı bir kulvarda (sırât-ı müstakîmde) ve hep hayra doğru sürdürmektir.

Allah’tan gelen ruh O’na hicret edecektir. Dünya otelinde misafir olan insan adlı yolcunun son durağı, bu muhâcirin son hicret yurdu Cennet olmalıdır, çünkü orası onun ana vatanı, baba ocağıdır. Muhâcir insan orada yaratıldı, orası için yaratıldı, onu hak etmek için yaşamalıdır.

Fânî olan şeyleri terk etmedikçe Bâkî olana, ebedî olana kavuşmanın imkânsız olduğunu kavramaktır.

Hicret böyle önemli olduğu içindir ki, Hz.Ömer (r.a.), onu İslam takviminin (hicri takvim) başlangıcı yapmıştır.

Mekke'nin fethi bile takvim başlangıcı olarak alınmamış, Hicret olayı resmi takvim olarak kabul edilmiştir.

Çünkü Hz.Ömer (r.a.)'in ifadesi ile Hicret, Hakk ile batıl'ı birbirinden ayırmıştır.

 

 

Mehmet zeki özer 




Bu haber 1134 defa okunmuştur.


Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Diyarbakır Haberleri

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARŞİVİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI YUKARI