İnsan davranışı, doğuştan gelen kalıtımsal faktörler ile içinde yaşanılan çevrenin karmaşık etkileşimi sonucu ortaya çıkmaktadır. Bazı çocuklar, genetik yatkınlıkları nedeniyle dopamin ve serotonin gibi duyguları düzenleyen nörotransmitterlerin dengesizliği ile dünyaya gelirler. Bu durum, bu çocukları yaşıtlarına göre olumsuz çevresel koşulların da etkisiyle daha dürtüsel, daha çabuk öfkelenen ve yaptıklarının sonuçlarını öngörmekte zorlanan bireyler hâline getirebilmektedir. Aslında şiddet bu çocuklar için çoğu zaman ‘’kendini koruma’’ veya ‘’sesini duyurma yöntemi’’ olarak öğrenilen yanlış bir iletişim dilidir. Bu nedenle şiddetle mücadele, sadece bir çocuğun yanlış iletişim dilini düzeltme veya disipline edilmesi meselesi değil; aynı zamanda nörobiyolojik bir denge kurma, sosyal iyileşme ve toplumsal şiddetin önlenmesi eğitimini kapsayan çok boyutlu bir süreçtir.
Şiddet eğilimin kalıtımsal boyutu, genellikle beynin ilkel tepki merkezi olan amigdala ile mantıklı karar verme merkezi olan prefrontal korteks arasındaki iletişim kopukluğundan kaynaklanır. Ayrıca bilimsel araştırmalar, beyindeki nörotransmitterleri (dopamin, serotonin) düzenleyen MAOA (savaşçı) geninin bazı varyasyonlarının, düşük aktivite gösterdiğinde bireyi dürtüsel kontrol bozukluğuna daha yatkın hâle getirebildiğini göstermiştir. Ancak bu genetik varyasyona sahip çocukların yalnızca çevreleri tarafından kötü muamele, istismar veya ihmal gördüklerinde şiddet eğilimi gösterdikleri de kanıtlanmıştır. Bu nedenlerle bir çocuğun şiddete meylinin kalıtımsal olup olmadığını anlamak için bir çocuk psikiyatristi tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir.
Şiddetin asıl eyleme dönüşmesine neden olan saha ise çevredir. Aile, sosyo-ekonomik koşullar, okul, akran grupları, medya ve çeşitli bağımlılık yapıcı unsurlar gibi çevresel faktörler, mevcut genetik yatkınlığın ortaya çıkmasında tetikleyici bir rol oynamaktadır. Bu faktörlerden aile; şiddetin öğrenildiği en büyük okuldur. Bu öğrenme; fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddete doğrudan maruz kalarak; evdeki şiddet ortamından model alarak, tutarsız disiplin uygulamaları sonucu ve duygusal olarak ihmal edilerek gerçekleşir. Aynı zamanda sosyo-ekonomik koşulları kötü olan çocuklar ‘’saygınlık kazanmak’’ ve ‘’çaresizlik’’ hissinden kurtulmak amacıyla şiddete yönelebilirken; koşulları iyi olan çocuklar ise aile veya akranları tarafından ‘’görülmek’’ için şiddete başvurabilirler.
Bir diğer çevresel faktörlerden olan okul ve okul çevresindeki akran grupları içerisinde zorbalığa maruz kalan çocuklar ‘’kabul görmek’’ ya da ‘’karşılık vermek’’ amacıyla şiddete yönelebilmektedir. Bu gruplar içerisinde çeşitli nedenlerden ötürü bağımlılık yapıcı maddeleri kullanmaya başlayan çocuklar bu maddelere duydukları yoksunluk nedeniyle şiddet davranışı gösterebilmektedir. Şiddetin en büyük çevresel felaketi olan medya ise modern dünyada, şiddeti ekranlar aracılığıyla özendirip toplumsal düzeni kökten dönüştürmektedir. Özellikle dijital oyunlar ve çeşitli sosyal medya platformları aracılığıyla şiddet içeren eylemler artmaktadır.
Şiddet davranışına hem genetik yatkınlığı olan hem de olumsuz çevresel koşullarla büyüyen bir çocuğun sağlıklı bir gelişim çizgisinde ilerleyebilmesi için çok yönlü değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu değerlendirmelerden biri genetik geçişli dürtü kontrol bozukluklarında tıbbi destek sağlamak amacıyla çocuk psikiyatrisi tarafından uygulanabilmektedir. Ayrıca Bilişsel Davranışçı Tedavi veya Oyun Terapisi ile çocuğun öfkesini kontrol etmesi sağlanabilmektedir. Aile tarafından güvenli bir çevrenin oluşturulabilmesi için de tutarlı bir disiplin anlayışının benimsenmesi, koşulsuz sevgi ve kabulün sağlanması, pozitif rol modeller ile empati çalışmalarının yapılması ve en önemlisi de çocuğun her davranışının ‘’görülebilmesi’’ gerekmektedir.
Son olarak, şiddete meyli olan bir çocuğu ‘’suçlu’’ olarak etiketlemek, özellikle bu soruna daha çok neden olan yetişkinler, toplum ve manipülatif dijital araçları bilinçli olarak görmezden gelmek olur. Bu nedenlerle doğru tıbbi yönlendirme, sevgi ile inşa edilmiş bir çevre, kontrolü sağlanmış bir medya ve şiddetin önlenmesine dair nitelikli toplumsal bir eğitim anlayışı; en zor mizaçlı çocukların bile sağlıklı bireyler olarak yaşamlarını sürdürmesine vesile olacaktır. Kısacası, bizler hayatları çalınmış çocuklara bir özür borçluyuz: ‘’Affedin bizi!’’…
Yasemin ENSARİ
Sosyolog-Çocuk Gelişimi Uzmanı