beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan sefaköy escort beylikdüzü escort seks hikayesi beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort esenyurt escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort alanya escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayanlar beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan
Bugun...


Mehmet Zeki Özer

facebook-paylas
MAKAM SEVDASI HASTALIĞI HABİS UR!..
Tarih: 10-09-2026 00:02:00 Güncelleme: 10-09-2026 00:02:00


Dünkü “Biz Bize Hayran Toplantılar Tavan!...” başlıklı yazımın ardından bir vatandaşımızdan uzun bir mesaj geldi.

Okudum.

Bir daha okuduk.

Sonra düşündük:

Bu vatandaş aslında bir kişiyi değil, koskoca bir düzeni anlatıyor.

Öyle bir düzen ki makamlar var, koltuklar var, toplantılar var, fotoğraflar var, açıklamalar var…

İş vatandaşa gelince ortada ne çözüm var ne sorumluluk ne sonuç!

Vatandaşın anlattıkları özetle şöyle:

“İş bilmeyen insanlar makamlara getiriliyor. Kim getiriyor?

Siyasiler ve sendikalar.

Ne oluyor?

Onları kim çağırdıysa onun emrinde oluyorlar. Devletin değil, siyasetin ve sendikanın adamı oluyorlar.”

Soruyoruz:

Bu iddia doğru değilse neden bu kadar insan aynı şeyi söylüyor?

Bir vatandaş basit bir sorununu çözmek için milletvekiline ulaşıyor.

Milletvekili, “Danışmanımla görüşün.” diyor.

Vatandaş, danışmana derdini anlatıyor.

Başlıyor beklemeye…

Bir telefonla çözülebilecek iş için 20 gün mesajlaşılıyor.

“Toplantıdayım.”

“Size dönüş yapacağım.”

“Gerekli yerlere bildirdik.”

Sonra tekrar soruyorsun:

“Ne oldu?”

Cevap:

“Dönüş sağlamadılar.”

Biraz daha zaman geçiyor.

Vatandaş, artık işin olmayacağını hissediyor.

Karşısındaki kişi de bunu neredeyse gülerek kabul ediyor.

İşte devlet ciddiyeti böyle mi olur?

Vatandaşın işi çözülmeyecekse açıkça söyleyin.

Çözülecekse çözün.

İnsanları haftalarca oyalayıp umutlandırmanın adı ne?

Hizmet mi?

Hayır!

Bunun adı vatandaşı ciddiye almamaktır.

Gelelim sendikalara…

Sendikanın aslî görevi nedir?

İşçinin, memurun, emekçinin hakkını savunmak.

Peki bazı sendikacılar neyin peşinde?

Kurum müdürleriyle fotoğraf…

Valilerle fotoğraf…

Milletvekilleriyle fotoğraf…

Bir makamdan diğer makama ziyaret…

Sonra sosyal medyada:

“Çalışanlarımızın hakkını savunmak için önemli görüşme gerçekleştirdik.”

Peki kardeşim, sonuç nerede?

Fotoğraf var.

Sonuç yok.

Ziyaret var.

Çözüm yok.

Poz var.

Hizmet yok.

Vatandaşın söylediği çok daha ağır:

“Herkes kendisine çevre edinmenin derdinde.”

Bu doğruysa, vay bu ülkenin haline!

Sendika, çalışanın sırtından basamak olup makam sahibi olmanın aracı haline geliyorsa orada sendikacılık değil, çıkar ilişkisi vardır.

Daha da vahimi…

Birilerine “Kızını ücretli öğretmen yaparım.” diye söz verildiği, sonra bu sözün tutulmadığı anlatılıyor.

İnsanın ekmek umudunu kullanarak siyaset yapmak, sendikacılık yapmak, makam gücü göstermek…

Bunun adı ne olursa olsun ahâkîi değildir.

Bir başka mesele:

Adalet!

Bir insan cezasını tamamlamışsa ve tahliye edilmişse, bunu hükümetin bir lütfu gibi anlatmanın ne anlamı var?

Hukukun gereğini yapmak lütuf değildir.

Tahliye, iyilik değildir.

Hak, bağış değildir.

Adalet kimsenin hediyesi değildir!

Devletin vatandaşa vereceği en büyük güvence, “Ben istersem seni bırakırım” anlayışı değil; hukukun herkese eşit uygulanacağına dair güvencedir.

Hukuk kişilere göre değişmeye başlarsa, yarın kimin başına ne geleceğini kimse bilemez.

Bugün geldiğimiz noktada “Al birini vur ötekine” demek kolay.

Asıl mesele kişilerden daha büyük.

Mesele sistem!

Liyakat yerine sadakat…

Ehliyet yerine yakınlık…

Başarı yerine referans…

Hizmet yerine gösteriş…

Çözüm yerine fotoğraf…

Hukuk yerine lütuf anlayışı…

İşte ülkeyi asıl çürüten bunlardır.

Bir makamı doldurmak kolaydır.

O makamın hakkını vermek zordur.

Koltuk sahibi olmak kolaydır.

Sorumluluk sahibi olmak zordur.

Bir siyasetçinin yanında fotoğraf vermek kolaydır.

Vatandaşın derdini çözmek zordur.

Bir sendikanın tabelasını taşımak kolaydır.

İşçinin hakkı için bedel ödemek zordur.

İşte bugün bizim en büyük problemimiz budur.

Bütün bunların üzerine ekonomik sıkıntılar biniyor.

Mazot pahalı.

Ekmek pahalı.

Kira pahalı.

Market pahalı.

Hayat pahalı.

Vatandaşın geliri aynı hızda artmıyor.

Eskiden “Evine misafir gelmeyenin bereketi olmaz” diyen bir toplumduk.

Şimdi insanlar:

“Aman evime misafir gelmesin, ikram edecek gücüm yok.” noktasına getirildi.

Bundan daha acı bir tablo olabilir mi?

Bir toplumun sofrasından misafir eksiliyorsa, sadece yemek eksilmiyordur.

Bereket eksiliyordur.

Dayanışma eksiliyordur.

Umut eksiliyordur.

Şimdi herkes birbirinin fotoğrafını çekiyor.

Herkes birbirini övüyor.

Herkes “başarılı toplantı” yapıyor.

Herkes “önemli görüşme” gerçekleştiriyor.

Herkes “vatandaşın yanındayız” diyor.

Peki vatandaş nerede?

Vatandaş hâlâ kapıda bekliyor!

Telefonunun başında bekliyor.

Mesajına cevap bekliyor.

Birilerinin kendisini aramasını bekliyor.

Birilerinin sözünü tutmasını bekliyor.

Birilerinin “Senin işini çözdük.” demesini bekliyor.

Ve en kötüsü…

Beklemekten yoruluyor, insan.

Ben bu vatandaşın yazdıklarını sıradan bir şikâyet olarak görmüyorum.

Bu mesajın içinde Türkiye'nin bugün yaşadığı büyük bir güven krizi var.

Vatandaş devlete güvenmek istiyor.

Siyasetçiye güvenmek istiyor.

Sendikaya güvenmek istiyor.

Kurumlara güvenmek istiyor.

Karşısında liyakatsizlik, torpil, oyalama, gösteriş ve verilen sözlerin tutulmamasıyla karşılaşırsa ne olur?

Güven biter.

Güven bittikten sonra da devletin en güçlü tarafı zayıflar.

Devlet sadece binalardan, makamlardan, tabelalardan ve koltuklardan ibaret değildir.

Devlet, vatandaşın adalet duygusudur.

Vatandaş o duyguyu kaybederse, hiçbir makamın önündeki Türk bayrağı tek başına güveni geri getiremez.

Bu ülkenin daha fazla “Biz bize hayran toplantılara”, birbirini alkışlayanlara, makam kapılarında fotoğraf çektirenlere değil; işini bilen, sözünün arkasında duran, kul hakkından korkan, liyakat sahibi insanlara ihtiyacı var.

Mesele artık kimin kiminle fotoğraf çektirdiği değildir.

Mesele, bu ülkenin çivisinin yerinden çıkıp çıkmadığıdır.

Gördüğümüz tablo şudur:

Koltuklar dolu…

Makamlar dolu…

Toplantılar dolu…

Fotoğraf albümleri dolu…

Vatandaşın sabrı tükeniyor.

Devletin koridorları kalabalık, vatandaşın sofrası boşalıyorsa;

makamlar büyüyor, umutlar küçülüyorsa;

herkes birbirini alkışlıyor ama vatandaş hâlâ derdine çare arıyorsa…

Kusura bakmayın, burada artık birkaç kişinin değil, sistemin kendisinin hesabını sorması gerekir.

Bir ülkeyi sadece ekonomik kriz yıkmaz.

Adaletin itibarı biterse, liyakat ölürse, ahlak geri çekilirse ve vatandaş devlete olan güvenini kaybederse…

İşte o zaman gerçekten ülkenin çivisi çıkar.

Çivisi çıkan bir ülkeyi, kaç tane toplantı, kaç tane fotoğraf, kaç tane alkış kurtarabilir?

Hiçbiri!



Bu yazı 1260 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARA
GAZETEMİZ

YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
YUKARI