Toplumları ayakta tutan şey sadece ekonomi, siyaset ya da güç değildir.
Asıl belirleyici olan; ortak değerler, inançlar ve bu değerlerin hayata nasıl yansıdığıdır.
Bugün ise göz göre göre bir çözülme yaşıyoruz.
Adına "Modernleşme" deniyor, "Özgürlük" deniyor; gerçekte yaşanan şey, köklerden kopuştur.
Yüzyıllardır bizi bir arada tutan İslam ahlâkı, gelenek ve görenekler artık ya görmezden geliniyor ya bilinçli şekilde aşındırılıyor.
Vahimi, bu aşınmanın öncülüğünü yapması gereken değil, tam tersine buna karşı durması beklenen kesimlerin sessizliği söz konusu.
Siyaset kurumu, topluma yön vermek yerine rüzgâra göre yön değiştiriyor.
Siyaset, toplumun arkasından sürüklenen değil, önünde yürüyen bir irade olmalıdır.
Kendini "Muhafazakâr" olarak tanımlayan siyasî yapılar ve onların temsilcileri, en büyük sınavı burada vermelidir.
Sözde değerlere sahip çıkılıyor; fakat uygulamada aynı hassasiyet görülmüyor.
İslam’dan bahsediliyor, ama İslam’ın temel ölçüleri söz konusu olduğunda suskunluk hâkim.
Bu çelişki, tezat, zıtlık görmezden gelinecek olmaktan çıktı.
Toplumun önünde duran kanaat önderleri, zenginler ve etkili isimler, bu sorumluluktan azade değildir. Aksine, onların her davranışı örnek teşkil eder.
Söz ile eylem arasındaki uçurum büyürse, toplumda güven duygusu zedelenir.
Bugün yaşanan tam olarak budur:
Söylenenle yapılan arasındaki mesafe açıldıkça, değerler anlamını yitiriyor.
En çarpıcı örneklerden biri ise taziye kültüründe yaşanan değişimdir.
Asırlardır bir edep ve ölçü çerçevesinde yürütülen bu gelenek, giderek aslî yapısından uzaklaştırılıyor.
Dinî hassasiyetlerin yerini keyfî uygulamalar alıyor.
Kadın-erkek ilişkilerinde İslam’ın koyduğu sınırlar göz ardı ediliyor, bu durum ise sıradanlaştırılmaya çalışılıyor.
Bu meseleler, basit bir gelenek tartışması değil; doğrudan inanç ve ahlak meselesidir.
Burada açık konuşmak gerekir: Toplumu bir arada tutan değerler zayıfladığında, geriye sadece kalabalıklar kalır.
Birlik duygusu yerini parçalanmaya bırakır.
Bu yüzden mesele sadece bireysel tercih değil, toplumsal bir sorumluluktur.
Hiç kimse eleştiriden muaf değildir. Ne siyasetçi, ne kanaat önderi, ne de sıradan vatandaş.
Gerçekten bir gelecek inşa edilecekse, bu ancak samimiyetle, tutarlılıkla ve değerlere gerçek anlamda sahip çıkmakla mümkündür. Aksi hâlde konuşulan her şey, sadece boş bir retorikten ibaret kalacaktır.