Gecenin içinde ince bir fısıltı vardı.
Ne tam bir rüzgâr sesi ne de bir hatıranın yankısı…
Sanki uzaklardan, eski bir kapının aralığından bana ulaşan bir nefesti.
Yürüdüğüm yolun taşları bile beni tanıyor gibiydi.
Ay ışığı sessizce önüme düşüyor, gölge ile ışık arasında bana yol gösteriyordu.
İçimde eski bir çağrı yeniden uyanıyordu.
Görülmeyen, ama insanın ruhunu derinden sarsan bir çağrı…
O an anladım ki zaman, herkese her şeyi göstermez;
Sadece hazır olanın önünü açar.
Gökyüzü yavaşça üzerime açıldı.
Yıldızlar karanlığın içinden sessiz dualar gibi sarkıyordu.
Her biri bana unutulan hakikatleri hatırlatıyordu.
Bir yıldız kaydı.
Sanki geçmişten gelen bir ses gibiydi:
“Unutma… Senin yolun, senden önce yürüyenlerin duasıyla başlar.”
O anda geceyi karanlık değil, derin bir sükût kapladı.
Ve anladım ki insanın kaderi bazen bir yıldız doğarken, bazen de sönerken yazılır.
Derken karanlığın içinde ince bir ışık belirdi.
Orada bir kapı vardı.
Ne taştandı ne ahşaptan…
Sanki insanın kendi içinden yapılmıştı.
Kapıya yaklaştıkça geçmişim önümde birer yaprak gibi açılıyordu.
Üzerinde görünmeyen bir yazı vardı;
Her harfi sır, her kelimesi imtihandı.
Dokunmaya çekindim.
Çünkü bazı kapılar, ancak insan hazır olduğunda açılır.
Bir rüzgâr esti.
İçimdeki perde kalktı.
Ve kapı sessizce aralandı.
O an hissettim:
Bu kapı başka bir yere değil,
İnsanın kendi içine açılıyordu.
İçeri adım attığımda her şey daha derin bir sessizliğe dönüştü.
Ne rüzgâr vardı ne ay ışığı…
Sanki bütün âlem, kalbimin içinde gizlenen bir odaya çekilmişti.
Önümde uzanan yolun ne başlangıcı belliydi ne sonu.
Bu yol, insanın kendi içine yaptığı yolculuktu.
Yürüdükçe şunu anladım:
Her insanın içinde taşıdığı bir sınav vardır.
Benim sınavım ise sükûtla yüzleşmekti.
Sustuğum her söz, bu yolda karşıma çıkan taşlara dönüşüyordu.
Ama insan, kendi içine düşmeden hakikate ulaşamazdı.
Bir süre sonra uzakta küçük bir ışık gördüm.
Yaklaştıkça onun çocukluğum olduğunu anladım.
Toprağa diz çöküp dua ettiğim günler…
Anne kokusu, baba nasihati, köy gecelerinin huzuru…
Zaman insandan çok şey alır.
Ama çocuklukta edilen samimi dualar, kalbin en son sönen ışığıdır.
İçimde bir ses yükseldi:
“Unuttuğun ne varsa, seni bekleyen odur.”
Ve ben o ışığın önünde başımı eğdim.
Çünkü insan, en sonunda yine çocukluğunun kapısına döner.
Yolun sonunda bir kapı daha vardı.
İlkinden daha derin, daha sessiz…
Bu kapı, hakikate yaklaşmanın son imtihanıydı.
Elimi uzattım.
Artık korku da yoktu tereddüt de…
Sadece teslimiyet vardı.
Kapı açıldığında büyük bir ışık doğmadı.
Hiçbir ses duyulmadı.
Sadece derin bir huzur bütün içimi doldurdu.
O zaman anladım ki hakikat,
Bazen parlak bir nur değil;
İnsanın kalbinde sessizce büyüyen bir kabulleniştir.
Ve ben, o anda kendime dönmenin en saf hâlini yaşadım.
Çünkü bu yolculuk bir varış değil, bir oluştu.
İnsan hakikate ulaşmak için değil,
Hakikate layık olmak için yürür.
Hamdullah IŞIK malabub@yaani.com