Dünya değişiyor; zaman akıyor, mevsimler yer değiştiriyor. Kış, baharın içine sızıyor; bahar, kışa teslim oluyor.
İnsanlık bile kendini yenilemenin yollarını arıyor. Ama Diyarbakır… Sanki bütün bu devinimin dışında, kendi ataletiyle kuşatılmış, ağır bir suskunluğun içinde çakılı kalmış bir şehir.
Bu şehirde şikâyet bitmiyor; ama ne hikmetse sorumluluk alma iradesi de doğmuyor.
Herkes konuşuyor, kimse elini taşın altına koymuyor.
Kaçak yapılar şehrin dokusunu kemiriyor, beton başıboş büyüyor, kent estetiği her gün biraz daha yok ediliyor.
Peki nerede belediye?
Nerede denetim? Nerede kamu otoritesi? Aynı sorular valilik için de geçerli.
Kurumlar var ama irade yok; makamlar var ama hareket yok. Bu, yalnızca bir yönetim zafiyeti değil, açık bir ihmal tablosudur.
Kaldırımlar işgal altında. Yaya yolları, yayaya düşman hâle gelmiş durumda.
Şehir, en basit düzeni bile sağlayamazken, yönetenler hâlâ suskun.
Deve kuşu misali başını kuma gömen bir anlayışla, sorunları görmezden gelmek çözüm sanılıyor.
Oysa gerçek çok daha çıplak: Görmezden gelinen her sorun büyür, büyüyen her sorun ise bir gün yönetilemez hâle gelir.
Ekonomi cephesinde tablo daha da ağır.
Kiralar fahiş seviyelere ulaşmış; dar gelirli vatandaş için barınmak bile lüks hâline gelmiş durumda.
Bu şehirde insanlar artık sadece yaşamak için değil, hayatta kalmak için mücadele ediyor.
Peki yerel yönetim nerede?
Sosyal politikalar nerede? Krize karşı üretilmiş tek bir kalıcı çözüm var mı? Yok.
Seçim meydanlarında verilen sözler hâlâ kulaklarda çınlıyor. Büyük vaatler, iddialı projeler, umut dolu cümleler…
Ama bugün geldiğimiz noktada ortada ne var?
2025 geçmiş, 2026’nın yarısı geride kalmış.
İmar konusunda tek bir somut adım yok.
Plansızlık, başıboşluk ve gecikme artık istisna değil, sistem hâline gelmiş durumda.
Oysa söz, sadece bir cümle değildir; bir yükümlülüktür.
Verildiği anda sahibini bağlar.
Tutulmayan her söz, sadece bir eksiklik değil, aynı zamanda kamuya karşı işlenmiş bir güvensizliktir.
“Halk ekmek fabrikası açılacak” denildi.
Bu, yalnızca bir proje değil, dar gelirli vatandaş için bir nefes olacaktı. Aradan aylar geçti, süre uzadıkça uzadı.
Peki sonuç?
Ortada fabrika var temel var ne de şeffaf bir açıklama.
Sessizlik, yine en güçlü cevap olarak sunuluyor. Oysa halkın beklediği şey slogan değil, ekmektir; vaat değil, icraattır.
Bugün Diyarbakır’da mesele yalnızca hizmet eksikliği değildir.
Mesele, yönetim anlayışının çöküşüdür. Hesap sorulmayan, hesap verilmeyen bir düzenin doğal sonucu budur.
Şeffaflık yoksa güven de yoktur. İrade yoksa ilerleme de yoktur.
Artık şu sorular ertelenemez:
Bu şehir ne zamana kadar ihmalle yönetilecek? Bu suskunluk ne zamana kadar sürecek?
Ve en önemlisi, verilen sözlerin hesabı ne zaman sorulacak?
Çünkü unutulmamalıdır: Şehirler susmaz, sadece biriktirir.
Ve biriken her ihmal, günü geldiğinde çok daha ağır bir bedel olarak geri döner.