Gazze’de yaşanan mezalimin, tüm dünyaya canlı yayında izlettirilen soykırımın arkasında İsrail’in Batı devletleri ile kurduğu sıkı ilişkiler yatıyor. Ancak İsrail’in bu denli pervasız olabilmesinin bir nedeni de Müslüman ülkelerle de açıktan ya da perde arkasından kurduğu siyasi ve ekonomik ilişkiler.
1948’de İsrail’in resmen kurulması ile başladığı kabul edilen Filistin meselesi bir çok aşama kaydetti. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya sistemi haklılık üzerine değil güç üzerine, yani savaşın galiplerinin çıkarları ekseninde tasarlandı ve şayet işlenen hukuksuzluk bu galiplerden herhangi birinin çıkarına uygunsa insan hakları ve uluslararası hukukun iptal edildiği bir sistemi doğurdu. BM veto yetkisine sahip beş daimî üye olan ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Birleşik Krallık aynı zamanda dünyanın en çok silah üreten ve pazarlayan ülkeleridir.
İsrail bu hukuksuzluğun sembolü olarak BM’de ayrıcalıklı beş galibin ortak uzlaşısıyla kuruldu. Bosna, Çeçenistan, Darfur, Arakan ve Ruanda’da yaşanan soykırımlar dünya sisteminin bu çarpık yapısı sebebiyle yapılabilmişti.
Filistin sorunu aslında bize gerçekten bir İslam Dünyası’nın da olmadığını hatırlatıyor.
Bu ülkelerin en güçlüleri Ortadoğu’da
Dünya petrol üretiminin yüzde 65’i,
Dünya doğalgaz üretiminin yüzde 51’i,
Dünyada bilinen uranyum yataklarının yüzde 39’u,
Dünya doğal kauçuk üretiminin yüzde 70’i,
Dünya kalay üretiminin yüzde 52’si,
Dünya buğdayının yüzde 15’i,
Dünya pirincinin yüzde17’si,
Dünya baharat üretiminin yüzde 39’u,
Dünya şeker pancarı ve şekerkamışı üretiminin yüzde 31’i,
Dünya fosfat üretiminin yüzde 41’i İslam ülkelerinde yapılıyor ya da kaynaklar bu ülkelerde bulunuyor.
Normalde bu denli bir ekonomik güç dünya siyasetinde de önemli bir güç haline gelebilir.
Ancak bahsini ettiğimiz ülkenin yönetimleri BM’yi tasarlayan ve dünyayı yöneten beş ülkeye bağımlı haldedir. Hepsinin sömürge ve manda dönemlerinde kalma bağımlılıkları vardır.
Bu sebeple ortak bir tavır belirleyebilecek Avrupa Birliği (AB) tipi bir ortak ekonomik ve siyasal birliğe sahip değillerdir.
Arap ulusalcılığı en azından Arap devletleri arasında böylesi bir birlik hedeflese de günümüzde fiilen böyle bir ortak tutum alınamamaktadır. İslam dünyasının AB tarzı bir birlik çatısında ortak hareket etmesine düşünsel engeller oluşturmaktadır.
Peki her 10 dakikada bir çocuğun canlı yayında katledildiği böylesi açık bir soykırım gösterisinde dahi ortak bir tavır alınamaz mı?
Elbette alınabilir. Müslüman olan ülkeler diplomatik ilişkilerini tümüyle kesmeseler bile minimum seviyeye indirebilirler.
Hava, deniz ve kara sahalarını katliamlar durana kadar kapatabilirler.
Ekonomik abluka ve yaptırımlar uygulayabilirler. İsrail vatandaşlarına vize uygulaması getirip vize vermeyebilirler.
Müslüman ülkelerin yönetimleri hem kendi halklarını hem de Filistin’i aldatıyor.
Ne Filistin Davası’ndan ne de kendi çıkarlarından vazgeçebiliyorlar.
Mağduriyet ve mazlûmiyetin istismarı da ayrı bir “kitlelerin gazını alma” işlevi görüyor.
Peki bunca ülkenin yönetiminin bugüne kadar İsrail Filistinlilere daha az zarar verirken daha yüksek perdeden tepki gösterip 7 Ekim saldırıları sonrası fazlasıyla mesafeli ve duyarsız davranmalarının sebebi sadece acizlik mi? Kanaatimizce hayır.
İsterseniz Müslüman ülkelerin İsrail’le ilişkilerine göz atalım. Siyasi açıdan İsrail; Türkiye, Mısır, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Fas, Sudan, Azerbaycan, Singapur ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri tarafından meşru bir devlet olarak tanınıyor.
Diğer Arap ülkeleri, Endonezya, Malezya ve Pakistan ise İsrail ile ilişkilerini askıya alan veya kısıtlayan ülkeler arasında yer alıyor. İsrail’le tüm ilişkilerini kesmiş tek ülke ise İran.
Türkiye İsrail’le ekonomik ilişkilerini her geçen yıl geliştirirken, 2008-2009 İsrail-Gazze savaşını kınadı ve 2010 Mavi Marmara baskını sonrası diplomatik olarak İsrail’e yaptırım uyguladı. Bu süreçte de ticari ilişkiler sürdü ancak Türkiye Mart 2022’de İsrail’le siyasi olarak da normalleşti.
Türkiye-İsrail ekonomik ilişkileri son 20 senede önemli gelişme gösterdi. 2002 yılında 1,41 milyar dolar olan ticaret hacmi 2022’de 8,91 milyar dolara kadar çıktı.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) özel ticaret sistemi verilerine göre AK Parti iktidarının başladığı 2002 yılında Türkiye’nin İsrail’e ihracatı 861,4 milyon dolar; İsrail’den ithalatı ise 544,5 milyon dolar idi. 2022’de ihracat 6,74 milyar dolara yükselirken ithalat da 2,17 milyar dolara çıktı.
Sonuç itibarıyla Gazze’de yaşanan mezalimin, tüm dünyaya canlı yayında izlettirilen soykırımın arkasında İsrail’in Batı devletleri ile kurduğu sıkı ilişkiler yatıyor. Ancak İsrail’in bu denli pervasız olabilmesinin bir nedeni de Müslüman ülkelerle de açıktan ya da perde arkasından kurduğu siyasi ve ekonomik ilişkiler.
Bu sebeple Türkiye’sinden Endonezya’sına, İran’ından Körfez ülkelerine, Fas’ından Orta Asya’sına Müslüman yöneticiler hem kendi halklarını aldatmakta hem de uluslararası zeminde Filistin davasını da bir istismar kartı olarak ceplerinde tutmaktadır. Hatta konjonktür öyle bir duruma gelmektedir ki Filistin bir süre sonra kurtulunması gereken bir yük gibi algılanabilir.
Yönetimlerin Gazze konusunda nutuk atmakla sınırlı kalan sözde tepkileri en fazla görünürdeki ilişkileri askıya almakla sınırlı kalmakta.
7 Ekim sürecinde İsrail’in en şiddetli saldırıları karşısında hava, kara ve deniz sahalarını İsrail’e kapatmalı, saldırılar son bulana kadar tıpkı Şam rejimi, İran ve Rusya’ya uygulanan ekonomik yaptırımlar İsrail’e de uygulanmalıdır.
Ancak yapılması gereken bu olmasına rağmen neden böyle bir adım dahi atılamıyor sorusunun cevabı yukarıda özetlemeye çalıştığımız gizli-açık siyasi-ekonomik ilişki ağlarıdır.
Bugün tablo çok açık: İsrail’in bu pervasızlığının sebebi sadece Batı değil; aynı zamanda İslam dünyasının ikiyüzlü yönetimleri. Halklarını aldatıyor, Filistin’i istismar ediyor, nutuk atmakla yetiniyorlar. Oysa yapılması gereken çok net: İsrail’e karşı en azından saldırılar bitene kadar hava sahaları kapatılmalı, ekonomik yaptırımlar uygulanmalı.
Ama yapılmıyor. Çünkü ilişkiler göründüğünden çok daha derin. Ve maalesef Filistin, bu yönetimlerin elinde artık bir “dava” değil, bir “yük” gibi algılanmaya başlanıyor.
Benim korkum şu: Eğer bu ikiyüzlülük böyle devam ederse, Gazze’deki çocukların çığlıkları sadece kulaklarımızda değil, vicdanlarımızda da sonsuza kadar yankılanacak.