Birden bir kan damlası düşmüştü. Anlaması zaman almıştı. “Kendimi çok sıktım
herhalde” diye iç geçirdi. Son zamanlarda tuvalette daha çok kalmaya başlamıştı.
Arkadaşları yokluğunu fark etmesin diye acele ediyordu. Son aylar daha yoğun
geçiyordu; okumaları, beraber tartışmaları derken dinlenmeye fırsat bulamıyordu.
Geçen gün yan ranzada kalan arkadaşının, “baya kilo vermişsin” demesini de bu
yoğunluğa yormuştu. Arkadaşlarının yanına gelince, yokluğunun fark edilmediğini
gördü. Muhabbetlerine kulak kabartmaya başladı.
Bu ayda şu ana kadar hiç bir görüşünü kaçırmayan kızının karşısındaydı. Kızının
anlattıklarını dinlemekte zorlanıyordu. Görüşten hemen önce, tuvaletten yeni gelmesine
rağmen tekrar tuvalete gitme ihtiyacı hissediyordu. Son zamanlarda kanama miktarı da
artmaya başlamıştı. Tedirgin olmasa da aklının bir köşesinde yer ediniyordu. Birden
kızının “sağlığın nasıl?” sorusunun karşısında afallamıştı. “Çok iyiyim.” dedikten sonra
dışarıda merak ettiklerini sormaya başladı. Görüşün son dakikalarında gözleri dolan
kızına bakınca, “ne kadar kırılganlar,” diye iç geçirdi.
Revir odasına girmeden hemen önce kızının görüş bitmeden önce son söylediği
“sağlığına dikkat et,” cümlesi geldi. İçeri girdiğindeyse asık suratlı bir doktor ile
karşılaştı. Az önce doktorun yaşadığı gerilimden haberi olmadığından verdiği selama
karşılık alamadı. Birden şikayetlerini söylemekten vazgeçip koğuşuna dönmeyi
düşünmeye başladı. Doktor ise sağ eli masanın üzerinde, sıkılı halde duruyordu. “Sevk
kararını veren benim; ne hakla kalkıp bana ‘senden önceki doktorlar bize bu kadar sevk
çıkarmıyordu’ diyebilirler. Bu cüreti nereden buluyorlar. Neyse yeni gelen mahkumla
ilgileneyim.” Doktor bunları içinden geçirirken mahkum kalkmaya yeltenmişti. Bunu
gören doktor tok bir sesle “Ne şikayetin var” demişti. Doktorun sorusu otoriter gelmişti.
Derin bir nefes aldıktan sonra, “kaç zamandır büyük tuvaletimi yaparken kanama oluyor.
Tuvalet tam yapamamış hissi oluşuyor,” dedi. Bunları söyledikten sonra doktorun
yüzüne bakıp söyleyeceklerini beklemişti. “Yaşı elli beşe varmış, ileri tetkik gerekir, bir
uzmanın görmesi gerekir. Az önceki tartışmadan hemen sonra sevk vermem nasıl
karşılanır acaba? Bilerek bu sevki verdiğimi düşünecekler,” diye geçirdi içinden. Bunlar
geçerken birden ağzından “sende basur var. İlaç yazıyorum. Bu ilaçlarla geçmezse
tekrar yanıma gelirsin,” sözleri döküldü. Bu sözleri kendisi değil başka biri söylemiş gibi
hayrete düşmüştü. Muayene burada son bulmuştu.
Çıkmasına az bir zaman kalmıştı. Şimdiye kadar hayal kurmamıştı. Doğru
bulmadığından değil, kendisini buradaki gerçeklikten koparacağını düşünüyordu. “Bir
daha beni nasıl dört duvar arasında tutabilirler” diyordu. Günden güne umutla
doluyordu. On iki yıl boyunca arkadaşları bir durumdan şikayetçi olduğuna tanık
olmamışlardı. Burada dirençle kaldım diye gururlanıyordu.
Kanamasının sıklığı artmıştı. Bedeninde bir değişim dalgası hissediyordu. Bu değişimin
ne olduğunu sorsalar ne cevap vereceğini bilmiyordu fakat tüm hücreleriyle bunu
yaşıyordu. Bu arada tuvalet süresi daha da uzamış arkadaşları tarafından fark edilmişti.
Arkadaşlarının ısrarlı çabaları sonucunda kendini tekrar revir kapısının önünde
bulmuştu. İçeri girdiğinde doktor tarafından “hoş geldin” denilerek beklenmedik bir
sıcaklıkla karşılanmıştı. Şikayetlerini anlattığında kendisinin bile fark etmediği
semptomlar doktorun ona sorduğu sorularla beraber açığa çıkmıştı. Doktor düşünceli bir
hal almıştı. Uzun sürmeyen ama oldukça ağır geçen bir sessizlikten sonra doktor kararlı
ve net bir ses tonuyla “seni sevk etmeliyim. Şikayetlerin daha ileri tetkiklerin
yapılmasını gerektiriyor. Sevk evraklarını hazırlayacağım şimdi” dedi. Bu sözleri
duyunca afallamıştı. Ne söyleyeceğini bilemedi. “Çıkmama az bir zaman kaldı. Dışarıda
kendim giderim,” diye cevapladı. İkinci muayenesi de burada bitmişti.
Karşılamaya gelmişlerdi. Daha önce hiç görmediği simalar, gördüğünde çıkaramadığı
ama hafızasının en derinliklerini didiklemeye yol açanlar... On iki yıl boyunca gözünün
önünden gitmeyen yüzler, tabii bunların yanında görmek isteyip de ne kadar arasa bir
türlü göremedikleri vardı. Onlarca insanı böyle karşısında görünce dili tutulmuştu. Tek
tek sarılmaya başlamıştı.
Arkadaşı “yormayın” diyenlerle inatlaşıp daha sıkı sarılıyordu. Hep beraber on iki yıl
önce soğuk bir şubat gününde apar topar çıkarıldığı eve doğru yola çıktılar.
Kaç gün boyunca evleri misafirlerden geçilmiyordu. Bu kadar misafir akını, yorgunluğa
yol açmaktan ziyade; her gelen misafir yıllardır bekleniyormuşçasına hoş karşılanıyordu.
Bir ayın nasıl geçtiğini kimse anlayamamıştı.
Kızının ısrarlarına dayanamayıp hastanenin yolunu tutmuşlardı. Bir haftadır gidip
geliyorlardı. Her gün yeni bir tetkik isteniyordu. Bugün nihai bir sonuca varacaklardı.
Kızıyla beraber doktorun odasına girmişlerdi. Doktor tekdüze bir şekilde konuşmaya
başlamıştı. “Sizde, kalın bağırsağınızda bir kitle olabileceğinden şüphelendik. Gerekli
tetkikleri yaptıktan sonra şüphemizin ne yazık ki doğru çıktığını gördük. Sizde kalın
bağırsağın son kısmında kanser var. Acilen tedavi görmeniz gerekiyor.”
Elini tutan kızına baktı bir an. Korku dolu gözleri doktordan ayrılmamıştı.
Kızının elinidaha sıkı kavrayınca yavaşça başı ona dönüp “cezaevinden çıkınca esaret bitmiyormuşdemek ki,” dedi. Kızının bu masum sözleri karşısında “merak etme, bir daha kimse beni dört duvar arasında tutamayacak,” dedi.