Diyarbakır’da son derece anlamlı bir buluşma gerçekleşti.
Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı (TGTV) heyeti, Necmettin Bilal Erdoğan’ın başkanlığında Diyarbakır’a gelerek sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle bir araya geldi. “Ortak Geleceğimiz” başlığıyla gerçekleştirilen istişare toplantısı basına kapalıydı. Ancak toplantıda dile getirilen görüşler, Diyarbakır’ın ruhunu ve beklentilerini anlamak açısından oldukça dikkat çekiciydi.
Yaklaşık 200 kişinin katıldığı toplantıda söz alanların ortaklaştığı temel duygu, aslında yıllardır bu şehirde yaşayan insanların en büyük arzusunu ortaya koyuyordu:
Barış ve huzur.
Diyarbakır’ın söyleyecek sözü var. Fakat bu sözün kavga içinde değil, istişareyle, karşılıklı dinlemeyle ve ortak bir gelecek fikriyle söylenmesi gerekiyor.
Toplantıda dile getirilen öneriler de bu arayışın farklı başlıklarını oluşturdu.
Kimi katılımcılar, Molla İdris-i Bitlisî ile Yavuz Sultan Selim arasında gerçekleşen ve uzun bir huzur dönemine katkı sağladığı ifade edilen tarihî mukaveleye dikkat çekti. Geçmişte farklı toplumsal kesimleri bir arada tutan modellerin bugünün şartları içerisinde yeniden değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı.
Anadilde eğitim meselesi de gündeme gelen başlıklardan biriydi. Katılımcılardan bazıları, zaman içerisinde anadilde eğitimin önünün açılabileceğini, Türkiye’nin kendi şartlarına uygun ve adil bir model geliştirebileceğini ifade etti.
Bir başka öneri ise toplumsal huzurun ortak değerler üzerinden güçlendirilmesine yönelikti. Bu çerçevede Veda Hutbesi’nin okullarda sınıflara asılması önerisi dile getirildi.
Elbette toplantının en önemli başlıklarından biri “Terörsüz Türkiye” süreciydi.
Katılımcılar, Türkiye’nin terörden arındırılması ve kalıcı bir huzur ortamının tesis edilmesi yönündeki sürece destek verilmesi gerektiğini ifade etti. Bazı katılımcılar, sürece engel olunmaması gerektiğini özellikle vurguladı.
Genel af konusu da masaya yatırılan başlıklardan biriydi.
Bunun yanında Kürt vatandaşların haklarının yasal ve anayasal güvenceye kavuşturulması, ekonomik alanda pozitif ayrımcılık yapılması, kamu görevlilerinin Kürtçe öğrenmesi ve Kürt tarihinin okullarda daha fazla okutulması gibi öneriler dile getirildi.
Burada dikkat çekici olan nokta şuydu:
Diyarbakır’da insanlar yalnızca geçmişi konuşmak istemiyor. Geleceği de konuşmak istiyor.
Kürtlerin tarihî şahsiyetlerinin, kültürel değerlerinin ve toplumsal hafızasının daha fazla tanınması gerektiğini söyleyenler olduğu gibi, sağlık, adalet, emniyet, eğitim ve mülki idare alanlarında görev yapan personelin Kürçe öğrenmesinin iletişime katkı sağlayacağını ifade edenler de oldu.
Suriye ve Irak’taki Kürtlerle ilgili uzun vadeli politikaların geliştirilmesi gerektiği de dile getirildi.
Bir başka başlık ise siyaset ve toplumsal hayat arasındaki ilişkiydi.
Dağ ile şehir arasındaki ilişkinin toplumsal huzuru bozacak bir noktaya taşınmaması, siyasi yapıların bu meselelerden siyasi rant üretmemesi gerektiği yönünde görüşler ifade edildi.
Devletin konumuna ilişkin kullanılan bir benzetme ise oldukça dikkat çekiciydi:
“Devlet bir güneş gibi ne gereğinden fazla yakın ne de gereğinden fazla uzak durmalıdır.”
Belki de meselenin özünü anlatan cümlelerden biri buydu.
Ne aşırı müdahale ne de ilgisizlik…
Ne toplumu kendi haline bırakmak ne de toplumsal farklılıkları yok saymak…
Asıl ihtiyaç, adalet duygusunu güçlendiren ve herkese kendisini bu ülkenin eşit bir parçası olarak hissettiren bir yaklaşım.
Toplantıda kent yönetimi de konuşuldu. Belediyelerin ve yerel yönetimlerin toplumun bütün kesimlerine açık olması gerektiği, herhangi bir siyasi grubun yandaşlarıyla sınırlı bir anlayışın doğru olmayacağı ifade edildi.
Amedspor üzerinden verilen örnek de aslında siyasetin toplumsal ve kültürel alanlara nasıl yansıdığına dair bir tartışmayı beraberinde getiriyordu.
Sporun birleştirici yönünün korunması, insanların bir araya geldiği alanların siyasi ayrışmaların gölgesinde kalmaması gerektiği vurgulandı.
Bütün bu görüşlerin ardından söz, divan üyesi Mehmet Güney’e verildi.
Güney’in konuşmasının başlangıcı da bitişi de dikkat çekiciydi.
Besmele, hamd, dua ve salavatla başlayan konuşmada katılımcılara teşekkür eden Güney, toplantı boyunca dinlediklerinden hareketle, “Anladım ki bu sorun çözülmüştür.” ifadesini kullandı.
Geçmişte yaşanan sıkıntılara da değinen Güney, bu sıkıntılara sebep olanlara yönelik eleştirilerin ortak bir noktada buluştuğunu ifade etti.
Ardından bugünün yönetim anlayışına dair şu düşüncesini paylaştı:
“Bugün alnı secdeye varan bir yönetim erki öncülüğünde meselelerimiz çözülüyorsa, bize düşen destek vermektir.”
Diyarbakırlı Sait Paşa’nın,
“Sen Allah ile dürüst ol, O utandırmaz seni.”
sözünü hatırlatan Güney, konuşmasını Sezai Karakoç’un umut yüklü ifadeleriyle tamamladı:
“Bir karanlık gecenin üç ödülü var: Gelen bir aydınlık, bir gün ve bir güneş.”
Ve ardından bir kez daha:
“Mesele çözülmüştür.”dedi.
Diyarbakır’dan verilen mesajın belki de en önemli tarafı burada yatıyor.
Bu şehir yıllardır çok şey gördü, çok şey yaşadı. Acıların, çatışmaların, siyasi gerilimlerin ve toplumsal ayrışmaların izleri hâlâ hafızalarda.
Ama şehirlerin de bir hafızası olduğu kadar bir geleceği vardır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, geçmişin acılarını inkâr etmek değil; o acılardan ders çıkararak yeni bir gelecek inşa etmektir.
Türklerin ve Kürtlerin ortak tarihinin hatırlanması da bu açıdan önemlidir.
Bu ortak tarihin en güçlü sembollerinden biri hiç şüphesiz Selahaddin-i Eyyubi’dir.
Selahaddin-i Eyyubi, farklı toplulukların ortak tarih içerisinde nasıl buluşabileceğini hatırlatan önemli bir şahsiyettir.
İyi ki böyle tarihî şahsiyetlerimiz var.
Çünkü bazen bir toplumun geleceğe yürüyebilmesi için önce ortak geçmişini hatırlaması gerekir.
Diyarbakır’daki toplantıdan geriye kalan en güçlü cümle ise belki de bütün tartışmaların üzerinde duruyor:
Barış ve huzur.
Diyarbakır’ın ortak geleceği için bundan daha kıymetli bir başlangıç noktası olabilir mi?