Türkiye siyaseti uzun zamandır sert krizlere alışık. Ancak CHP kurultayına ilişkin verilen “mutlak butlan” kararı, yalnızca bir parti içi tartışma değil; doğrudan demokrasi, hukuk ve siyaset ilişkisinde bir kırılma noktası olmuştur.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin, CHP kurultayını “yok hükmünde” sayan yaklaşımı, ana muhalefet partisini ağır bir meşruiyet ve hizipleşme krizinine sürükleyebilir.
Kararın etkisi sadece CHP ile sınırlı görmemek gerekir. Bu süreç, Türkiye’de siyasetin geleceğinin sandıkta mı, mahkeme salonlarında mı yoksa sarayda mı şekillendiği tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı.
“Mutlak Butlan” Ne Anlama Geliyor?
Hukukta “mutlak butlan”, bir işlemin daha doğduğu anda ağır hukuki sakatlık taşıdığı için geçersiz sayılması anlamına gelir.
Yani mahkeme, CHP’nin 2023 kurultayının hukuken hiç yaşanmamış kabul edilebileceği yönünde bir değerlendirme yapmış.
Gerekçe olarak ise:
* Delege iradesinin fesada uğratıldığı,
* Gizli oy ilkesinin ihlal edildiği ve
* Bazı usulsüzlüklerin seçim sonucunu etkilediği
iddiaları öne çıkıyor.
Bu durumda yalnızca Özgür Özel’in genel başkanlığı değil, kurultay sonrası oluşan tüm yönetim yapısı ve alınan kararlar hukuki tartışmaya açılıyor.
Henüz süreç kesinleşmiş değil. Önümüzde Yargıtay ve temyiz aşaması var.
Ancak kararın yarattığı siyasi tartışmalar, Türkiye’de saray-yargı-siyaset ilişkisinin ne kadar hassas bir noktaya geldiğini gösteriyor.
CHP’de Çift Başlılık Riski
Kararın ardından, Kılıçdaroğlu görevi kabul edecek olursa CHP içinde fiili bir çift başlılık ve hizipleşme kaçınılmaz hale gelir.
Bir tarafta delegelerin oyuyla seçildiğini savunan mevcut yönetim, diğer tarafta mahkeme kararını dayanak gösteren eski yönetim bulunuyor. Böyle bir tablo, ana muhalefet partisinde:
* Kurumsal kilitlenme,
* İki başlılık
* Siyasi enerji kaybı,
* Parti içi sert hizipleşme riskini beraberinde getiriyor.
CHP Tabanına Etkisi
Bu karar CHP seçmeninde iki farklı refleks doğurma potansiyeline sahiptir:
* Bir taraftan, "yargı eliyle partimize dizayn veriliyor" düşüncesiyle büyük bir “mağduriyet öfkesi ve kenetlenme” oluşabilir.
* Diğer taraftan, sürekli kendi iç meselesiyle boğuşan bir yapı görmek seçmende ciddi bir “yorulma ve umutsuzluk” yaratabilir.
Türkiye’nin ekonomik kriz, dış politika ve toplumsal sorunlarla yaşadığı bir dönemde, ana muhalefetin enerjisini tamamen iç mücadelelere harcaması ve diğer siyasi partilerin de bu konuya yoğunlaşması, gerçek gündemin konuşulmasını engelleme ve iktidarın siyasal alanı daha rahat kontrol etmesine yol açacaktır.
Kararın Genel Siyasete Etkisi
* Seçmende algı: Seçmen “muhalefet kendi iç sorunlarını çözemezken Türkiye’nin sorunlarını nasıl çözer” diye olumsuz bir algıya varabilir. Bu da yine iktidara yarar.
* Yargının Siyasete veya siyasetin yargıya müdahale tartışmaları büyüyerek devam edecek,
* Gücün Dağılması: Parti içi hiziplere, bölünmelere ve yeni partilerin kurulmasına neden olabilir,
* Gerçek Gündem: Ülkenin gerçek gündemleri yerine bütün siyasi partilerin enerjilerini bu tür tartışmalarla harcaması. Bütün bunlar ülkemiz ve milletimiz için ciddi bir kayıptır.
Saray ve Yargı Müdahalesi mi, Hukukun Gereği mi?
Asıl tartışma, burada yapılıyor.
Siyasi parti kongreleri zaten seçim kurulları ve YSK denetiminde yapılmakta, yıllar sonra gelen böyle bir müdahale siyasi mühendislik algısını güçlendirmektedir.
İktidarın Böl-Parçala-Uzaklaştır Stratejisi ve Yargı Müdahalesi
iktidarın çoğu zaman ilkesel siyasetten çok seçimi kazanmaya odaklı pragmatik bir siyaset yürüttüğünü, bu yolda her yolu mübah gördüğünü, devletin tüm imkan ve gücünü kullandığını biliyoruz.
Öyleki dün sert eleştirdiği hatta terörist ve düşman dediği kişi ve kesimlerle bugün ittifak kurabilir ya da bugün yakın ve dost olduğu kişi veya çevreleri yarın kolayca tasfiye veya düşman ilan edebilir.
Mesele yalnızca hukuk değil; iktidarın uzun süredir uyguladığı “muhalefeti bölme, parçalama ve muhalefetin bir araya getirmeme” stratejisinin yeni bir halkası olarak görünüyor.
Bu nedenle CHP’ye yönelik yargı müdahalesi, yalnızca hukuki bir süreç değil, aynı zamanda siyasi alanı yeniden dizayn etme girişimi olarakta okunabilir.
Kararı savunanlar her ne kadar “delege iradesi gerçekten sakatlandıysa, hukuk düzeninin buna müdahale etmesi demokratik meşruiyet açısından zorunludur” dese de, diğer siyasi partiler ve uzamanların saray ve yargının siyasete müdahelesi görüşü daha çok kabul görüyor.
Kılıçdaroğlu İçin Tarihi Eşik
Bu süreçte en kritik aktörlerden biri hiç kuşkusuz Kemal Kılıçdaroğlu.
Mahkeme kararı, onun açısından siyasi bir “iade-i itibar” anlamı taşıyabilir. Ancak bu aşamada yeniden genel başkanlık koltuğuna dönmesi, CHP tabanının önemli bir bölümünde “yargı desteğiyle dönüş” ve uzun süredir dillendirilen “Sarayın memuru” suçlaması daha da büyüyecektir.
Böyle bir tablo, parti içindeki kırılmayı ve hizipleşmeyi derinleştirerek CHP’yi bölünme ile karşı karşıya bırakabilir.
Kılıçdaroğlu’nun önündeki tarihi sorumluluk, bu süreci kişisel bir rövanş alanına çevirmek değil; görevi kabul etmeyerek veya mevcut yönetimle uzlaşarak partiyi mümkün olan en kısa sürede şaibesiz, şeffaf ve herkesin meşru kabul edeceği bir olağanüstü kurultaya taşımaktır.
Siyasette Son Sözü Mahkeme Değil, Millet Söylemeli
En tehlikeli nokta, parti kapatmalarıyla kara bir tarihe sahip olan Türkiyenin bu kararın gelecekte diğer siyasi partiler için de emsal haline gelme ihtimalidir.
Çünkü bir siyasi partinin kurultayının yıllar sonra “yok hükmünde” sayılması, siyasetin giderek daha fazla yargısallaşması anlamına gelir.
Oysa demokrasilerde siyasi partilerin gerçek hakemi mahkemeler değil, millettir.
Bir partiyi büyütecek olan da küçültecek olan da seçmenin özgür iradesidir. Sandığın yerine mahkeme koridorlarını koyan bir zihniyet, kısa vadede kazanıyor görünse bile uzun vadede demokratik zemini aşındırmış olur.
Vesselam