Küreselleşmenin dünyayı devasa ve neredeyse aynı kültürlerin yaşandığı bir köye dönüştürdüğü bu çağda, akla yatkın gelenekleri savunmak ilk bakışta muhafazakâr bir anlayış gibi görünebilir. Zira her şeyin hızla tüketildiği, ‘aile olma’ bilincinin köreldiği ve bireyselleşmenin arttığı bu çağda insan, derin bir boşluk duygusuyla karşı karşıya kalmaktadır. Bu duruma bir sosyolog perspektifinden bakıldığında, mantıklı ve işlevsel gelenekleri yaşatmak kesinlikle geçmişe takılıp kalmak değildir; aksine, geleceği inşa ederken toplumsal akıl sağlığını ve dinamizmini koruma mücadelesidir.
Dünyanın her yerinde aynı kahvenin içildiği, aynı trendlerin taklit edildiği bir düzende birey, "Ben kimim?" sorusuna cevap vermekte zorlanır. İçinde yaşamak zorunda kaldığı bu geçici âlemde, geleneklerinden uzaklaştıkça köksüzlük hissi, dolayısıyla da özüne psikolojik yabancılaşma yaşar. Oysaki gelenekler (örneğin imece kültürü, bayramlaşmalar, akraba ziyaretleri) sayesinde toplumsal güven ilişkileri inşa eder. İşte bu güven ilişkileri, insanı anonim bir kalabalığın parçası olmaktan çıkarıp köklü bir geçmişin ve anlamlı bir geleceğin öznesi haline getir. Kendini bir topluluğa ait hisseden birey, yabancılaşma krizini de bu sayede aşar.
Güneydoğu Anadolu bölgemiz, insanlık tarihinin ve yerleşik yaşamın başladığı "Bereketli Hilal"in kalbidir. Bu coğrafyadaki gelenekler; Mezopotamya uygarlıklarının, İslamiyet'in, köklü tasavvuf geleneğinin, farklı halkların yüzyıllarca iç içe yaşamasının bir ürünüdür. Güneydoğu’da bireycilik değil, kolektif yaşam esastır. Bu kapsamda, bir ölüm gerçekleştiğinde aile asla yalnız bırakılmaz; "Taziye Evleri"nde üç gün boyunca binlerce kişi ağırlanır. Hasat zamanı veya kışlık kurutmalık (biber, salça) yapımı gibi büyük işler; tüm mahalle veya akrabalar bir araya gelerek imece usulüyle, yani ortaklaşa yapılır. Devlet mekanizmalarının yanı sıra toplumsal barışı korumak için bölgenin sözü geçen büyükleri devreye girer; kan davaları veya aileler arası husumetler, barış yemekleri ile çözülür. Düğünler sadece iki kişinin evlenmesi değil, iki ailenin veya akraba grubunun ittifakıdır. Günlerce süren düğünlerde çekilen halaylar toplumsal bağı ve birlik duygusunu pekiştirir. Kirvelik ise sünnet olan çocuğun bakımını ve masraflarını üstlenmenin ötesinde; farklı aşiretler, hatta bazen farklı din ve mezhepler arasında barış ve dostluk köprüleri kurmak için kullanılan muazzam bir sosyolojik araç haline gelir. Ayrıca "Tanrı Misafiri" kavramı da bölgede en üst seviyededir. Çünkü Güneydoğu'da yemek yemek biyolojik bir ihtiyaçtan ziyade, sosyal bir iletişim biçimi ve geleneklerin paylaşımıdır.
Akla yatkın gelenekler, küresel köyün tekdüzeliğine karşı birer "kültürel biyolojik çeşitlilik" kalkanıdır. Kadını, çocuğu veya bireyi ezen rasyonellik dışı gelenekler ayıklanmalı; toplumsal dayanışmayı ve kültürel çeşitliliği artıran gelenekler korunmalıdır. Bunun için de geleneklerin temel harcı olan büyüklere saygı, küçüklere sevgi, koşulsuz dayanışma, hatır bilme, ihtiyaç sahibine yardım gibi değerler modern yaşamın dinamikleriyle harmanlanmalıdır. Genç kuşaklara bu kültürel mirası dikte ederek değil; taziye, imece veya düğün gibi pratiklerin içindeki "birliktelik duygusunu" dijital çağa entegre ederek aktarmalıyız. Eğitim müfredatından mahalle kültürünün yaşatılmasına kadar her alanda, bu geleneklerin arka planındaki sosyolojik mantık görünür kılınmalı; böylece gelenek, geçmişin donuk bir hatırası olmak yerine, yaşayan ve geleceği şekillendiren dinamik bir bilince dönüştürülmelidir.
Sözün özü, geleneklerimiz geçici dünyanın kalıcı bağlarıdır. Bu bağları, küresel çağın getirdiği akıl dışı hayat düzensizliğine karşı sımsıkı korumalıyız. Ancak bu sayede kendi gerçekliğimizi inşa edebilir ve gelecek nesillerimiz adına toprağa çok daha derin kökler salabiliriz.
Yasemin ENSARİ
Sosyolog-Gazeteci