Bir oluşumun başında “İslam” kelimesi geçiyorsa, İslam’ın temel değerlerine göre yönetilmeli; buna uygun bir şahsiyeti, duruşu ve tarafı olmalıdır.
İslam İşbirliği Teşkilatı’na (İİT) baktığımızda ise, İslam’ın temel hassasiyetleri dışında hemen her konuda farklı söylemler görüyoruz. Şahsiyetli bir dış politika ortaya koyamıyor, ilahi öğretiye dayalı yönetim anlayışlarını teşvik edemiyor ve dünyanın gidişatına yön verecek bir etki oluşturamıyor. Peki geriye ne kalıyor? Bana göre, Müslüman toplumları oyalayan ve beklenti oluşturan bir yapıdan öteye geçemiyor.
Şimdi soruyorum: Saddam dönemindeki Halepçe Katliamı’nı dahi açık ve güçlü bir şekilde kınayamayan bir oluşumun hangi yönü İslamidir?
Dünyadaki birçok haksızlık karşısında İslam ülkelerinin yöneticileri yeterince güçlü bir tavır ortaya koyamıyor. Bunun sonucunda zararı yalnızca Müslümanlar değil, tüm insanlık görüyor. Oysa İslam dünyası, insanlığın genel gidişatına karşı da sorumluluk taşımaktadır.
İslam toplumlarındaki mevcut orduların önemli bir kısmının, merhum Seyyid Kutub’un ifade ettiği gibi, daha çok kendi toplumlarını kontrol etmeye yönelik bir işlev gördüğü yönünde eleştiriler bulunmaktadır. Yakın geçmişte ülkemizde yaşanan darbeler düşünüldüğünde, bu eleştirilerin neden yapıldığı daha iyi anlaşılmaktadır.
Siyonistler şimdiye kadar onlarca kongre düzenleyerek belirledikleri hedefler doğrultusunda hareket etmişlerdir. Buna karşılık İİT ise toplanıp dağılmak dışında somut sonuçlar ortaya koyamamaktadır. Bir kurum gelişmiyorsa yerinde sayıyor demektir; yerinde sayan kişi, kurum veya devlet ise zamanla gerilemeye mahkûmdur. İİT’nin mevcut durumu da ne yazık ki buna benzemektedir.
Biz müminler olarak çalışmak, üretmek ve gayret göstermek zorundayız. Hayatın içinde görüyoruz ki, çok zeki olduğu hâlde çalışmayan birçok insan başarısız olurken; normal seviyede zekâya sahip pek çok insan azim ve emek sayesinde önemli başarılara imza atabilmektedir. Çünkü Allah, çalışanın emeğinin karşılığını verir; adalet bunu gerektirir.
Bugün özellikle bazı Arap ülkelerinin düştüğü duruma bakıldığında, İslam dünyasının içinde bulunduğu dağınıklık daha net görülmektedir. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerin politikaları da sıkça eleştirilmektedir. Kâbe’nin bulunduğu topraklar bütün Müslümanlar için büyük bir manevi değere sahiptir. Bu nedenle İslam dünyasının ortak meseleleri konusunda daha bağımsız ve kararlı politikalar geliştirilmesi gerektiği düşünülmektedir.
Peki Çare Nedir?
İslam İşbirliği Teşkilatı, İslam’ın temel değerleriyle daha uyumlu bir yapıya kavuşmalıdır. Ayrıca mevcut uluslararası kuruluşlara alternatif olabilecek, adalet ve hakkaniyet merkezli bir vizyon ortaya koymalıdır.
Yüce Allah, insanlığa rehberlik etmek için peygamberler göndermiş ve son ilahi kitabı insanlara ulaştırmıştır. İslam; faizi, kumarı, zinayı ve sarhoş edici maddeleri yasaklarken; adaleti, merhameti, cesareti ve hakkı savunmayı emretmektedir. Bu temel değerlerden uzaklaşan yönetimlerin uzun vadede ayakta kalması zordur.
Müslümanlar ve Müslüman devletler, yalnızca “sıra bize geliyor” anlayışıyla değil; dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan zulme karşı ilkesel bir duruş sergilemelidir. Çünkü zulmü engellemek ve mazlumun yanında yer almak ahlaki bir sorumluluktur.
Bu nedenle sağduyu sahibi insanlar ve özellikle İslam dünyası, küresel ölçekte yaşanan adaletsizliklere karşı hazırlıklı olmalı ve ortak çözümler üretmelidir. Biz de çeşitli platformlarda anti-Siyonizm eksenli çalışmalar yaparak kısa, orta ve uzun vadede hangi stratejilerin geliştirilebileceği üzerine düşünmekte ve planlamalar hazırlamaktayız.
Elbette boykotlar, basın açıklamaları ve yürüyüşler önemlidir. Ancak bunların daha kapsamlı bir mücadelenin yalnızca ilk adımları olduğu kanaatindeyim. Daha yapılacak çok iş ve geliştirilecek çok proje bulunmaktadır.
Ya somut ve sonuç odaklı çalışmalar ortaya koyacağız ya da İslam İşbirliği Teşkilatı gibi kurumlar yalnızca kâğıt üzerinde var olmaya devam edecektir.
Doğru olanın, etkili ve sonuç üreten çalışmalar yapmak olduğu kanaatindeyim.