27 Mayıs 1960 askerî müdahalesi, Türk siyasal tarihinin en önemli kırılma noktalarından biridir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde seçimle iş başına gelmiş bir hükümetin askerî müdahale yoluyla görevden uzaklaştırıldığı ilk olay olması bakımından, yalnızca kendi dönemi açısından değil, sonraki asker–siyaset ilişkileri bakımından da belirleyici bir eşik teşkil etmektedir. Ancak 27 Mayıs’ı yalnızca 1950’lerin sonundaki siyasî krizler üzerinden değerlendirmek eksik olur. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan siyasal gelenek içerisinde devlet yönetimine askerî ve bürokratik müdahalelerin tarihsel bir arka planı bulunmaktadır. Bu nedenle 27 Mayıs’ı anlamak için daha geniş bir tarihsel perspektife ihtiyaç vardır.
Osmanlı siyasal tarihinde askerî ve bürokratik güç odaklarının yönetim üzerinde etkili olduğu çeşitli örnekler bulunmaktadır. Özellikle Yeniçeri Ocağı’nın zaman zaman padişaha karşı ayaklanmaları ve “kazan kaldırma” olarak ifade edilen müdahaleleri, merkezî yönetim üzerinde askerî baskının tarihsel örnekleri arasında gösterilmektedir. 18. ve 19. yüzyıllarda yeniçeri isyanları yalnızca askerî maaş ve düzenlemelerle sınırlı kalmamış; zaman zaman sadrazamların görevden alınmasına, devlet politikalarının değiştirilmesine ve hatta padişahların tahttan indirilmesine kadar uzanan sonuçlar doğurmuştur. Bu bağlamda 1876 yılında Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve 1913’te gerçekleşen Babıâli Baskını, siyasî tarih açısından kritik dönüm noktalarıdır. 1909 yılında II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi de askerî ve siyasî güç dengelerinin doğrudan rejim üzerinde etkili olabildiğini göstermektedir.
Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında ilan edilmiş olmakla birlikte, uzun süre tek parti yönetimi altında idare edilmiştir. 1924 yılında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930 yılında kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası gibi denemeler, dönemin güvenlik kaygıları veya kontrollü siyasete duyulan ihtiyaç gibi nedenlerle kalıcı olamamıştır. Bu süreç, Türkiye’de demokratikleşmenin toplumsal talepten ziyade büyük ölçüde devlet eliyle ve kontrollü biçimde yürütüldüğü yönündeki yorumları da beraberinde getirmiştir. Türkiye’de kalıcı anlamda çok partili siyasî hayat 1946 yılında başlamış, 1950 seçimlerinde Demokrat Parti “Yeter! Söz milletindir” sloganıyla iktidara gelerek yeni bir dönemin başlangıcını yapmıştır.
1950–1960 arasındaki Demokrat Parti iktidarı, ilk yıllarda ekonomik büyüme ile dikkat çekmişse de 1950’lerin sonlarına doğru ekonomik sıkıntılar, döviz darboğazı ve enflasyon siyasî atmosferi etkilemiştir. Ancak bu dönemde gerilimi tırmandıran temel unsur sadece ekonomik veriler değildir. İktidar ile muhalefet arasındaki diyalog kanalları tamamen kapanmış; Cumhuriyet Halk Partisi kanadında iktidarı yıpratmaya yönelik tahripkâr bir dil benimsenmiştir. Muhalefet liderlerinin ve bazı aydın çevrelerin, parlamenter denetim mekanizmalarını aşarak askerî kadroları iktidara karşı göreve çağıran, “orduyu siyasete davet eden” bir retorik geliştirmeleri dönemin en sancılı noktası olmuştur. Ordu içerisindeki cuntacı yapıların bu sivil çağrılardan cesaret alması, sistemi bir uçuruma sürüklemiştir. Tahkikat Komisyonu’nun kurulması ve basına yönelik kısıtlamalar muhalefet tarafından demokratik sistemin sonu olarak lanse edilmiş; 1960 baharında üniversite öğrencilerinin protestoları ve orduya yönelik “müdahale meşruiyeti” arayışları darbenin zeminini hazırlamıştır.
27 Mayıs 1960 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki bir grup subay yönetime el koymuş; Meclis feshedilmiş, anayasa askıya alınmış ve Demokrat Parti yöneticileri tutuklanmıştır. Millî Birlik Komitesi, ülkeyi siyasî, ekonomik ve eğitim alanlarında topyekûn yeniden düzenleme iddiasıyla yola çıkmıştır. Yassıada’da kurulan mahkemelerde Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idamı, Türk siyasal hayatında nesiller boyu silinmeyecek derin bir travma oluşturmuştur. Siyasî alanda çok partili rekabet ağır yara alırken; eğitim politikalarında daha merkeziyetçi ve devletçi bir yapı benimsenmiş, üniversiteler üzerinde kurucu değerleri koruma misyonlu sıkı bir denetim kurulmuştur.
27 Mayıs’ın en belirgin etkisi, askerî müdahalenin siyasette meşru bir araç hâline gelmesi ve kurumsal vesayetin yerleşmesidir. Müdahale sonrasında hazırlanan 1961 Anayasası, temel haklar bakımından geniş bir çerçeve sunsa da, getirdiği "milli irade denetim mekanizmaları" ve anayasal kurumlar, seçilmişlerin üzerindeki askerî ve bürokratik gözetimi kalıcılaştırmıştır. Bu "vesayetçi" yapı, müteakip dönemlerdeki iktidarlar için bir "sınırlandırılmış demokrasi" alanı yaratmıştır. 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 Darbesi ve 28 Şubat 1997 postmodern müdahalesi, doğrudan 27 Mayıs’ın açtığı bu yoldan ilerlemiştir. Özellikle 12 Eylül, 27 Mayıs’ın bıraktığı kurumsal mirasın en zirveye taşındığı dönem olmuş, asker–siyaset gerilimi sürekli bir "alarm" durumuna dönüştürülmüştür.
AK Parti iktidarı döneminde ise Türkiye, askerî vesayeti sonlandırmak ve demokrasiyi sivilleştirmek adına önemli adımlar atmış; ordunun siyasete müdahalesine zemin hazırlayan “Cumhuriyeti koruma ve kollama” gibi anayasal ve yasal dayanaklar değiştirilerek demokratikleşme süreci güçlendirilmiştir. Ancak darbeyi bir alışkanlık ve yönetim biçimi olarak benimseyen çevreler, bu demokratikleşme iradesine karşı direnmişlerdir. Bu zihniyetin bir uzantısı olarak 15 Temmuz 2016 tarihinde, tarihteki darbe geleneklerini "Yurtta Sulh" parolasıyla maskeleyen bir grup, meşru hükümeti hedef alan yeni bir darbe girişiminde bulunmuştur. Halkın iradesine karşı girişilen bu hamle, Türk milletinin topyekûn karşı koyuşuyla boşa çıkarılmış, böylece vesayet odaklarının tarihsel olarak kullandığı müdahale yöntemi bir kez daha ağır bir darbe almıştır.
Bu süreçten sonra Türkiye’de “vesayet”, “seçkinci siyaset” ve “millet iradesi” tartışmaları merkezde yer almıştır. Devletin tabiî sahibi olduğunu düşünen bir kesimin halkın siyasî tercihlerini küçümsediğine dair güçlü bir eleştiri bulunmaktadır. “Göbeğini kaşıyan adam” veya “bidon kafalı” gibi ifadeler, bu seçkinci zihniyetin siyasî tercihleri değersizleştirme araçları olarak anılmıştır. “Rejim tehlikede” veya “irtica geliyor” gibi söylemler, zaman zaman seçilmiş iktidarları disipline etmek, onları belirli bir istikamete zorlamak veya toplumsal muhalefeti pasifize etmek amacıyla bir "denetim aracı" olarak kullanılmıştır. Bazı tarihçiler, Cumhuriyet döneminde “vesayetçi demokrasi” veya “jakoben modernleşme” anlayışlarının etkili olduğunu savunurken; karşı görüş, kuruluş dönemi güvenlik kaygılarının bu refleksleri zorunlu kıldığını öne sürmüştür. Nihayetinde 27 Mayıs, Türkiye’nin demokratikleşme yolculuğunda sandığın üzerindeki "askerî gölge"nin meşrulaştırıldığı tarihsel bir eşik olarak, bugünkü siyasal tartışmaların bile merkezinde duran, etkileri hâlâ hissedilen bir "fay hattı" olma özelliğini sürdürmektedir.