Türkiye'nin buna karşı en güçlü argümanı ise şu olacaktır:
Öldürme suçları kapsam dışıdır, başvuru bireyseldir, kişi belirli bir süre denetim altındadır ve yeni bir suç işlenmesi halinde erteleme mekanizması bozulmaktadır.
Ancak bu savunmanın güçlü olabilmesi için uygulamanın da gerçekten bu ilkeler üzerinden yürütülmesi gerekir.
Eşitlik Meselesi
Bir başka tartışma ise kanunun neden yalnızca PKK/KCK yapılanması bakımından uygulanacağıdır.
Burada devletin elinde güçlü bir gerekçe bulunabilir.
Bu düzenleme, silah bırakma ve örgütsel yapının sona ermesiyle ortaya çıkan özel bir tarihsel duruma ilişkin geçici bir hukuk mekanizmasıdır.
Eğer gerçekten böyleyse, farklı muamele için objektif ve makul bir gerekçe oluşturulabilir.
Ancak hukukta bu gerekçenin açık olması gerekir.
Bugün silah bırakan örgüt için özel bir mekanizma kurulup yarın benzer koşulları gerçekleştiren başka bir yapı için hiçbir mekanizma öngörülmezse, eşitlik ilkesi üzerinden yeni tartışmalar başlayabilir.
Dolayısıyla kanunun gerekçesinde bu özel düzenlemenin neden bu tarihsel koşullara özgü olduğu açık biçimde anlatılmalıdır.
Asıl Problem Sahada Çıkacak
Bütün bu hukuki tartışmaların ötesinde, kanunun başarısını belirleyecek asıl mesele uygulama olacaktır.
Örneğin güvenlik kurumlarından biri “organik bağını kesmiş” derken diğeri farklı değerlendirme yaparsa ne olacak?
Bir kişinin başvurusu hangi sürede sonuçlandırılacak?
Mahkeme güvenlik kurumlarının raporuyla ne ölçüde bağlı olacak?
Mağdurun itiraz hakkı olacak mı?
Dosya 10 yıl beklediğinde deliller nasıl korunacak?
Yurt dışında bulunan kişilerin iade ve teslim süreçleri nasıl yürütülecek?
Bunlar kanunun kağıt üzerinde değil, gerçek hayatta karşılaşacağı sorunlardır.
Özellikle yurtdışındaki kişiler bakımından uluslararası adli yardımlaşma ve iade süreçleri ayrıca önem taşıyacaktır.
“Bir devletin başka bir ülkeden bir kişiyi terör suçları nedeniyle talep ederken, aynı kişinin Türkiye'de kanun kapsamında erteleme mekanizmasından yararlanabilir olması, karşılıklı hukuki değerlendirmeleri karmaşıklaştırabilir.”
Dolayısıyla kanun yalnızca iç hukuk açısından değil, uluslararası adli iş birliği açısından da hazırlanmalıdır.
Dünyadaki Örnekler Bize Ne Söylüyor?
Burada dünyadaki bazı çatışma sonrası uygulamalara bakmak Türkiye'nin önündeki modelin ne kadar farklı olduğunu anlamamıza yardımcı olabilir.
İrlanda'da IRA'nın silah bırakma süreci sonrasında uygulanan erken tahliye ve ceza mekanizmaları, barış sürecinin bir parçası olarak tasarlanmıştı. Ancak bu süreç yalnızca “cezaları ortadan kaldırma” şeklinde değil, belirli şartlar ve denetim mekanizmalarıyla yürütüldü.
Kolombiya'da FARC ile 2016 yılında yapılan barış anlaşması ise daha farklı bir model ortaya koydu. Özel bir yargı mekanizması oluşturuldu ve ağır suçlarla ilgili sorumluluk meselesi özel yargısal mekanizmalar üzerinden ele alındı. Buradaki temel yaklaşım, barış ile adalet arasında bir denge kurmaya çalışmaktı.
İspanya'nın ETA sonrasındaki yaklaşımı ise daha çok ceza indirimi, infaz ve şartlı tahliye mekanizmaları üzerinden şekillendi.
Bu örneklerin Türkiye açısından ortak bir mesajı var.
Barış süreçlerinde hukuk hiçbir zaman tamamen devre dışı bırakılmıyor.
Tam tersine, barışın kalıcı olabilmesi için hukuk yeni koşullara uyarlanıyor.
Türkiye'nin önündeki en önemli mesele de burada.
Türkiye kendi modelini oluşturabilir ancak bunu yaparken mağdur haklarını, yargı bağımsızlığını, etkili soruşturma yükümlülüğünü ve eşitlik ilkesini ihmal edemez.
AİHM Açısından Üç Temel İlke
Bu süreçte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bakımından üç başlığın özellikle dikkatle ele alınması gerektiğini düşünüyorum.
Birincisi, yaşam hakkı ve ağır ihlaller bakımından cezasızlık sorunu.
Öldürme suçlarının kapsam dışında bırakılması bu açıdan önemli bir güvence oluşturmaktadır. Fakat yardım, yataklık veya dolaylı sorumluluk gibi gri alanların nasıl değerlendirileceği açıkça düzenlenmelidir.
İkincisi, mağdurun gerçeği öğrenme hakkı.
Bir barış düzenlemesi yalnızca failin topluma dönüşünü değil, mağdurun yaşadığı olayın nasıl gerçekleştiğini öğrenme hakkını da gözetmelidir.
Bundan dolayı Türkiye'nin kanununda psikososyal destek ve tazminat mekanizmalarının bulunması olumlu bir adım olabilir. Ancak bunun yanında mağdurların bilgiye erişimi ve yargısal sürece katılımı konusunda da güçlü mekanizmalar kurulmalıdır.
Üçüncüsü ise keyfiliğin önlenmesi.
Kanunun “organik bağını kesmiş olmak” gibi yoruma açık kavramları, objektif kriterlerle desteklenmediği takdirde ciddi sorunlara neden olabilir.
Çünkü hukukta en tehlikeli cümlelerden biri şudur: “Bu kişi için geçerli, ama diğeri için değil.”
Bunun nedenini açıklayacak objektif bir ölçüt yoksa eşitlik ilkesi zarar görür.
Peki Ne Yapılmalı?
Benim kanaatimce kanun yasalaşacaksa birkaç noktada daha açık ve güçlü bir hukuk tekniğine ihtiyaç vardır.
Birincisi, MGK'nın rolü netleştirilmelidir.
MGK, örgütün fiili durumuna ilişkin güvenlik ve siyasi değerlendirmeyi yapabilir. Ancak bireyin suçluluğu, kanundan yararlanıp yararlanamayacağına ilişkin nihai kararın bağımsız mahkemeye ait olduğu tartışmasız biçimde ortaya konulmalıdır.
İkincisi, “erteleme” mekanizmasının hukuki niteliği açıklaştırılmalıdır.
Bunun mevcut ceza hukuku kurumlarıyla ilişkisi, şartları, sonuçları, zamanaşımı ve yeni suç işlenmesi halinde ne olacağı ayrıntılı şekilde düzenlenmelidir.
Üçüncüsü, “organik bağın kesilmesi” objektif kriterlere bağlanmalıdır.
Silah teslimi, örgütsel faaliyetin sona erdirilmesi, güvenlik değerlendirmesi, belirli bir izleme süresi ve diğer somut kriterler yönetmelikle açıkça ortaya konulmalıdır.
Dördüncüsü, mağdurun süreçteki konumu güçlendirilmelidir.
Şehit yakınları, gaziler ve terör mağdurları yalnızca tazminat alan kişiler olarak değil, sürecin hukuki ve toplumsal tarafları olarak görülmelidir.
Beşincisi ise Baroların ve sivil toplum kuruluşlarının sürece katılımı sağlanmalıdır.
Çünkü devletin güvenlik kurumları süreci yönetebilir fakat toplumun bütün kesimlerinin güvenini kazanmak için daha geniş bir denetim ve katılım mekanizmasına ihtiyaç vardır.
Kanunun Kaderini Birkaç Kelime Belirleyebilir
Sonuçta bu kanun teklifinin başarısı yalnızca “çıktı mı, çıkmadı mı?” sorusuyla ölçülemez.
Asıl mesele, kanunun hukuk sisteminin içerisinde nasıl çalışacağıdır.
“Tespit” kimin yetkisi olacak?
“Erteleme” tam olarak ne anlama gelecek?
“Organik bağını kesmiş olmak” hangi kriterlerle belirlenecek?
Milli Dayanışma Kurulu ne kadar yetkili olacak?
Mahkeme bu süreçte ne kadar bağımsız hareket edecek?
Mağdurun hakkı nasıl korunacak?
Bu soruların cevabı net değilse, en iyi niyetli kanun metni bile uygulamada ciddi sorunlarla karşılaşabilir.
Türkiye'nin burada yapması gereken, barış ile hukuk arasında bir tercih yapmak değildir.
Barışı hukukla güvence altına almaktır.
Çünkü kalıcı barışın en önemli güvencesi, tarafların birbirine verdiği sözlerden çok, hukuk düzeninin kurduğu güvence mekanizmasıdır.
Bu nedenle kanunun “af” dememesi tek başına yeterli değildir.
Önemli olan, af gibi algılanmayacak kadar açık, cezasızlık yaratmayacak kadar güçlü, mağdurun hakkını koruyacak kadar adil ve mahkemelerin bağımsızlığını zedelemeyecek kadar hukuki bir sistem kurulmasıdır.
Türkiye'nin önündeki süreç tam da bu nedenle sadece siyasi değil, aynı zamanda ciddi bir hukuk işlerliği meselesidir.
Ve belki de bu kanun teklifindeki en önemli gerçek şudur:
Barışı başlatmak siyasi bir karardır, fakat barışı kalıcılaştırmak hukuk devletinin görevidir.
Türkiye'nin başarısı, silahların susmasından sonra hukuk düzeninin ne kadar güçlü konuşacağıyla ölçülecektir.
Av. Mesut DEĞER