beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan sefaköy escort beylikdüzü escort seks hikayesi beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort esenyurt escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort alanya escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayanlar beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan
Bugun...


AV. Mesut Değer

facebook-paylas
SELAHATTİN DEMİRTAŞ MESELESİ:TERÖRSÜZ TÜRKİYE’NİN HUKUK SINAVI -2
Tarih: 21-08-2026 00:02:00 Güncelleme: 21-08-2026 00:02:00


 

Dolayısıyla onun uzun süre cezaevinde tutulması yalnızca bireysel özgürlük meselesi değildir. Aynı zamanda demokratik temsil meselesidir.

Pierre Rosanvallon'un modern demokrasinin meşruiyeti üzerine çalışmalarını burada hatırlamak gerekiyor. Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir tabi ki, temsil, denetim, karşıtlık ve kurumlara duyulan güven de demokratik meşruiyetin parçalarıdır.

Dolayısıyla bir siyasetçinin yargılanması demokratik sistem açısından elbette mümkündür.

Ancak siyasal rekabet ile ceza yargılaması arasındaki sınırın son derece dikkatli korunması gerekir.

Çünkü mahkeme salonu, seçim sandığının yerine geçmemelidir.

Peki mesele 6-8 EKİM'İ UNUTMAK MI? Hayır.Tam tersine. 6-8 Ekim'de hayatını kaybeden insanları, yaralananları ve yakınlarını görmezden gelerek bir “barış” anlatısı kurmak mümkün değildir. 6-8 Ekim olayları Türkiye'nin hafızasında ağır bir yara olarak duruyor. Bu nedenle Demirtaş meselesini savunmak, 6-8 Ekim'deki mağdurların acılarını küçümsemek anlamına gelmemeli. Fakat bunun tersi de doğru. 6-8 Ekim'de yaşanan ağır olaylar, Demirtaş hakkında yapılan bütün hukuki tartışmayı otomatik olarak sona erdirmemeli. Mağdurun adaleti ile sanığın adil yargılanması birbirinin düşmanı değildir. Tam tersine, aynı hukuk devletinin iki unsurudur.

BURADA BAHÇELİ'NİN “DEMİRTAŞ EVE DÖNMELİ” SÖZÜ NEDEN ÖNEMLİ?

Devlet Bahçeli'nin Demirtaş'ın “evine dönmesi” gerektiği yönündeki açıklaması siyasi açıdan son derece önemli.

Çünkü Demirtaş'ın serbest bırakılması talebi uzun süre esas olarak DEM Parti ve onun siyasi çevresi tarafından dile getirilen bir talep olarak görülüyordu. Ve DEM Parti: "AİHM kararı uygulanmalı, bu siyasi rehine"

AK Parti "Yargı kararı"

Diyarbakır Barosu da "AHİM kararı uygulanmalı"

Bugün MHP liderinin bu konuda farklı bir yaklaşım ortaya koyması, meselenin siyasi bağlamını değiştiren bir gelişmedir.

Ama burada çok önemli bir ayrım var: Siyasilerin demeçleriyle hukuki çözüm olmaz. Bir siyasi lider: “Demirtaş evine dönmeli.” diyebilir.

Bir başka siyasi lider: “Demirtaş tahliye edilmemeli.” diyebilir.

Bunların tamamı siyasetin alanıdır. Fakat hukuk devletinde tahliye kararı siyasi demeçle verilmez. Gerçek hukukta bana göre çözüm ya yargının mevcut hukuk kurallarını uygulamasıyla ya da TBMM'nin açık ve uygulanabilir bir kanun çıkarmasıyla ortaya çıkar.

İşte bu nedenle Bahçeli'nin sözü siyasi açıdan önemlidir ama tek başına hukuki sonuç doğurmaz.

Eğer gerçekten siyasi irade “Demirtaş eve dönmeli” diyorsa, bunun hukuki karşılığını da ortaya koymalıdır.

Türkiye bugün yeni bir sürecin içerisinde “Terörsüz Türkiye” hedefi, silahların bırakılması, örgütsel yapıların tasfiyesi, toplumsal bütünleşme ve yeni hukuki düzenlemeler üzerinden tartışılıyor.

Burada çok kritik bir soru ortaya çıkıyor:

Yeni süreç yalnızca silah bırakan insanlarla mı ilgili olacak, yoksa çatışmanın siyasi ve hukuki mirası da bu sürecin konusu olacak mı?

Eğer yalnızca silah bırakma üzerinden bir düzenleme yapılırsa Demirtaş'ın bu düzenlemeden otomatik olarak yararlanacağını söylemek mümkün değildir. Çünkü Demirtaş'ın temel siyasi savunması zaten kendisinin PKK üyesi olmadığı ve siyaset yaptığı yönündedir.

Dolayısıyla “örgütten ayrılma”, “silah bırakma” veya “etkin pişmanlık” şartları üzerine kurulacak bir yasa ile Demirtaş'ın durumunu çözmeye çalışmak hukuken sorunlu olabilir.

Buna karşılık TBMM; belirli dönemlerdeki propaganda suçları, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, siyasi nitelikli bazı suçlar, belirli hükümlerin infazına ilişkin düzenlemeler, AİHM tarafından kesinleşmiş ihlal kararlarının uygulanmasına ilişkin mekanizmalar konusunda özel ve genel hükümler getirirse tablo değişebilir.

Burada belirleyici olan Demirtaş'ın adı değil, kanunun kapsamıdır.

Bu süreçte ayrıca üzerinde durulması gereken başka bir mesele daha var. Son günlerde bazı milletvekillerinin ve üst düzey siyasi aktörlerin Selahattin Demirtaş'ı ziyaret ederek ardından kamuoyuna açıklamalar yapmasını da dikkatle okumak gerekiyor.

Elbette bir siyasetçinin cezaevindeki başka bir siyasetçiyi ziyaret etmesi başlı başına yanlış değildir hatta yeni bir toplumsal barış döneminde siyasi temasların artması demokratik açıdan olumlu bile görülebilir. Ancak burada asıl mesele ziyaretin kendisi değil, ziyaret ile siyasi sorumluluk arasındaki çelişkidir. Çünkü bir siyasetçi kameraların önünde Demirtaş'a yakın mesajlar veriyor, kendisini o siyasi çevreye ve o seçmen kitlesine anlatmaya çalışıyor, fakat aynı siyasetçinin mensubu olduğu parti TBMM'de sürecin hukuki zeminini oluşturan çerçeve yasasına “hayır” oyu veriyorsa, burada ciddi bir samimiyet problemi ortaya çıkıyor.

Nitekim çerçeve yasa 467'nin üzerinde oyla Meclis'ten geçerken Yeni Parti milletvekillerinin önemli çoğunluğunun ret oyu kullanması, bu çelişkiyi daha görünür hale getirdi.  Burada ister istemez şu soru soruluyor: Siyaset gerçekten çözüm üretmek için mi yapılıyor, yoksa çözümün ürettiği yeni siyasi alanda kendisine görünürlük sağlamak için mi?

Demirtaş'ı ziyaret etmek kolaydır, fotoğraf vermek, açıklama yapmak, sosyal medyada mesaj paylaşmak da kolaydır. Asıl siyasi cesaret ise Meclis'te, karar anında ortaya çıkar. Eğer gerçekten Demirtaş'ın özgürlüğü, demokratik siyasetin genişlemesi ve yeni sürecin başarıya ulaşması isteniyorsa, bunun karşılığı yalnızca cezaevi ziyaretlerinde değil, kanun oylanırken kullanılan oyun renginde aranmalıdır. Siyasette samimiyetin ölçüsü mikrofon karşısında söylenen sözler değil, milletvekili sıfatıyla kullanılan oydur. Aksi halde ortaya çıkan şey siyasal çözüm değil, siyasal popülizm ve görünürlük siyaseti olur. Hele ki bir parti yönetimi süreç yasasına karşı çıkarken, aynı partinin bazı mensuplarının süreçten doğan siyasi sempati alanına yatırım yapması, seçmene karşı açıklanması gereken ciddi bir tutarsızlık yaratır.

Türkiye'nin yeni dönemde ihtiyacı olan siyaset tam da bu değildir. Artık herkesin kendi siyasi hesabını yaparak barışın, normalleşmenin ve demokratikleşmenin üzerine pozisyon alması değil neye inanıyorsa onun arkasında Meclis'te de, meydanda da, kamuoyu önünde de aynı tutarlılıkla durması gerekiyor.

Çünkü tarih, kimin hangi cezaevini ziyaret ettiğinden çok, hangi kritik anda hangi oyu kullandığını kaydeder.

YENİ BİR “DEMİRTAŞ MADDESİ” Mİ?

Benim kanaatim, Türkiye'nin böyle bir hataya düşmemesi gerektiği yönünde. Eğer TBMM bir düzenleme yapacaksa, yalnızca bir kişiyi hedefleyen veya yalnızca bir kişinin tahliyesini sağlayacak biçimde kaleme alınmamalı. Çünkü hukuk kişiye göre yazılmaz. Genel, soyut ve öngörülebilir kurallar üzerinden yazılır. Aksi halde bugün Demirtaş için çıkarılan özel bir düzenlemenin yarın başka bir siyasi aktör için kullanılmasını nasıl açıklayacağız?

Türkiye'nin ihtiyacı olan şey kişiye özel hukuk değil.

Herkese uygulanabilecek hukuk.

Bu nedenle AİHM kararları bakımından da genel bir mekanizma oluşturulabilir. Örneğin kesinleşmiş AİHM ihlal kararlarının iç hukukta nasıl ve hangi sürede uygulanacağı daha açık biçimde düzenlenebilir.

Bu, yalnızca Demirtaş'ın değil, Türkiye'nin bütün AİHM dosyalarının geleceği açısından önemlidir.

Çünkü şunu herkes bilmelidir ki modern demokrasinin meşruiyeti yalnızca iktidarın seçimle gelmesinden kaynaklanmaz. Yurttaşların kamusal tartışmaya katılması, karar alma süreçlerinin iletişimsel biçimde meşrulaştırılması ve hukukun herkes için öngörülebilir olması da demokratik meşruiyetin parçalarıdır.

Demirtaş meselesine bu açıdan baktığımızda çok daha büyük bir soru çıkıyor: Türkiye'de farklı siyasi görüşlere sahip insanların hukuk sistemine güvenebilmesi için ne gerekiyor? Sadece Demirtaş'ın destekçileri açısından değil. Onu eleştirenler açısından da. Çünkü hukuk devletinin gerçek testi, sevdiğimiz insanın hakkını korumak değildir. Sevmediğimiz insanın hakkını da koruyabilmektir.

Michel Foucault'nun iktidar analizleri bu noktada anlamlı.

Foucault bize iktidarın yalnızca yasak koyan bir mekanizma olmadığını gösterir. İktidar aynı zamanda hangi davranışın meşru, hangi söylemin kabul edilebilir, hangi aktörün siyasal alanda ne kadar hareket edebileceğine ilişkin sınırlar üretir. Demirtaş meselesine buradan baktığımızda soru yalnızca:

“Demirtaş suçlu mu, değil mi?” sorusu değildir. Daha büyük soru şudur:

Türkiye'de siyasi muhalefetin sınırları nerede çizilecek?

Ceza hukuku, demokratik siyasetin sınırlarını belirleyen temel araç haline gelirse bunun sonuçları yalnızca bir siyasi partiyle sınırlı kalmaz.

Bugün Kürt siyaseti için kullanılan mekanizma yarın başka bir siyasi hareket için de kullanılabilir.

Bu nedenle hukuk devletini savunmak, yalnızca bugünün siyasi aktörlerini korumak değildir.

Yarının siyasi aktörlerini de korumaktır.

John Rawls'un “adalet olarak hakkaniyet” yaklaşımını da burada hatırlamak gerekir. Rawls'un temel meselesi, toplumun temel kurumlarının herkes için adil ve makul kurallar üzerine kurulmasıdır. Bu bakımdan Türkiye'nin Demirtaş meselesindeki sınavı çok basit bir soruya indirgenebilir: Aynı hukuki standart, siyasi görüşü ne olursa olsun herkese uygulanacak mı? Eğer uygulanacaksa hukuk devletinden söz edebiliriz.

Eğer kişinin kim olduğuna, hangi partiye oy verdiğine, hangi ideolojiye sahip olduğuna göre hukuk standardı değişiyorsa orada hukuk değil, siyasal tercih vardır.

“DEMİRTAŞ ÇIKARSA TÜRKİYE NE KAYBEDER?”

Bu soru da dürüstçe sorulmalı.

Demirtaş cezaevinden çıkarsa yeniden siyasetin merkezinde etkili bir aktör olabilir. DEM Parti içerisinde veya Kürt siyasi hareketinde etkisi artabilir.

Muhalefet içerisinde yeni tartışmalar yaratabilir. Kürt seçmen üzerindeki etkisi yeniden güçlenebilir. Türkiye siyasetindeki dengeleri değiştirebilir.

Bütün bunlar mümkündür. Ama hukuk devletinin görevi siyasi sonuçları hesaplayıp bir insanın özgürlüğünü belirlemek değildir. Devletin görevi hukuki sonucu uygulamaktır. Demirtaş'ın siyasi geleceği sandığın konusudur. Cezaevinde kalıp kalmayacağı ise hukukun konusudur.

Bu iki alan birbirine karıştırılmamalıdır.

DEMİRTAŞ ÇIKARSA KÜRT MESELESİ BİTER Mİ?

Hayır.

Demirtaş'ın tahliyesi Kürt meselesini çözmez. Demirtaş'ın cezaevinde kalması da Kürt meselesini çözmez. Çünkü Kürt meselesi bir kişinin meselesi değildir.

Dil, kimlik, temsil, yerel yönetimler, ekonomik eşitsizlikler, demokratik katılım, güvenlik politikaları ve toplumsal hafıza gibi çok sayıda boyutu vardır.

Demirtaş ise bu büyük meselenin içerisindeki önemli siyasi aktörlerden biridir. Dolayısıyla onu ne bütün Kürt meselesinin kendisi haline getirmek ne de mesele yokmuş gibi davranmak doğru olur. Devamı yarın.

 



Bu yazı 563 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARA
GAZETEMİZ

YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
YUKARI