7–8 Temmuz 2026 NATO Zirvesi Sonrası Türkiye'nin Yükselen Stratejik Rolü
BÖLÜM I
Ankara'da Yalnızca NATO Toplanmadı, Yeni Bir Bölgesel Düzen Konuşuldu
Uluslararası siyasette bazı zirveler vardır ki yayımladıkları sonuç bildirgelerinden çok, perde arkasında oluşturdukları yeni dengelerle tarihe geçerler. 1945 Yalta Konferansı, yalnızca İkinci Dünya Savaşı'nın sonunu değil, Soğuk Savaş'ın başlangıcını hazırlamıştı. 1978 Camp David Zirvesi, Mısır ile İsrail arasındaki barışın temelini atarken aynı zamanda Orta Doğu'nun güvenlik mimarisini değiştirmişti. 1989 Malta Zirvesi ise iki süper güç arasında Soğuk Savaş'ın fiilen sona erdiği diplomatik dönüm noktası olarak kabul edilir.
Türkiye'nin ev sahipliğinde 7–8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen NATO Zirvesi'nin de benzer şekilde yalnızca ittifakın rutin bir toplantısı olarak değerlendirilmesi eksik bir okuma olacaktır.
Zirvenin resmi gündemi savunma harcamaları, NATO'nun güney kanadı ve Ukrayna savaşı gibi başlıklardan oluşsa da, liderler arasındaki ikili görüşmeler ve verilen siyasi mesajlar, Ankara'da çok daha geniş bir jeopolitik yeniden yapılanmanın konuşulduğunu göstermektedir.
Uluslararası ilişkiler literatüründe bu tür süreçler, devletlerin yalnızca mevcut krizleri yönetmeye değil, geleceğin güç dağılımını şekillendirmeye yönelik uzun vadeli stratejik uzlaşıları ifade eden (Büyük Pazarlık) kavramıyla açıklanır. Henry Kissinger'a göre büyük güçler arasındaki diplomasi, çoğu zaman kamuoyuna açıklanan metinlerden değil, tarafların birbirlerinin kırmızı çizgelerini kabul ettikleri sessiz uzlaşılar üzerinden ilerler.
Dolayısıyla diplomasi, yalnızca söylenenleri değil söylenmeyenleri de okuyabilme sanatıdır.
Ankara Zirvesi'ni önemli kılan da tam olarak budur. Zirvede gerçekleşen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump görüşmesi, Trump ile Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara arasındaki temas ve Erdoğan'ın Şara ile yaptığı görüşme, birbirinden bağımsız diplomatik buluşmalar olarak değil aynı stratejik denklemin parçaları olarak okunmalıdır. Bu üç temas birlikte değerlendirildiğinde, Suriye'nin geleceği, Türkiye-ABD ilişkilerinin yeni çerçevesi, İsrail'in güvenlik beklentileri ve bölgesel güç dengesi etrafında yeni bir diplomatik zeminin oluştuğuna dair güçlü işaretler vermektedir.
NATO Artık Sadece Bir Askeri İttifak Değil
1949'da Sovyet tehdidine karşı kurulan NATO, Soğuk Savaş boyunca kolektif savunma eksenli klasik bir askeri ittifak olarak işlev gördü. Ancak Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte ittifakın misyonu değişmeye başladı.
11 Eylül saldırıları, terörizmle mücadele Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik politikaları ise yeniden konvansiyonel caydırıcılığı NATO'nun gündemine taşıdı.
Bugün ise NATO'nun gündemi bunların da ötesine geçmiş durumda. Enerji güvenliği, göç hareketleri, siber saldırılar, yapay zeka, kritik altyapılar ve tedarik zincirleri gibi alanlar, ittifakın güvenlik anlayışının ayrılmaz parçaları haline geldi.
Bölgesel Güvenlik Kompleksi Teorisi, güvenliğin artık yalnızca askeri tehditlerle açıklanamayacağını coğrafi olarak birbirine bağlı bölgelerde yaşanan siyasi, ekonomik ve toplumsal gelişmelerin de güvenlik mimarisini belirlediğini ortaya koymaktadır.
Tam da bu nedenle Ankara Zirvesi'nde Suriye meselesinin öne çıkması tesadüf değildir. Çünkü Suriye artık yalnızca bir iç savaş sahası değil Türkiye'nin sınır güvenliğini, İsrail'in stratejik hesaplarını, ABD'nin bölgedeki askeri varlığını, İran'ın nüfuz alanını ve Rusya'nın Doğu Akdeniz'deki konumunu aynı anda etkileyen çok katmanlı bir güvenlik düğümüdür.
Ahmed el-Şara'nın Daveti Ne Anlama Geliyor?
Zirvenin sembolik açıdan en dikkat çekici gelişmelerinden biri, Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara'nın NATO Zirvesi'ne davet edilen ilk Suriye lideri olmasıydı. Diplomasi tarihinde semboller çoğu zaman resmi açıklamalardan daha güçlü mesajlar taşır. Bir liderin hangi platforma davet edildiği, hangi fotoğraf karesinde yer aldığı veya kimlerle aynı masaya oturduğu, uluslararası sistemde ona atfedilen meşruiyetin göstergelerinden biridir.
Ahmed el-Şara'nın Ankara'da bulunması, NATO'nun Suriye'yi ittifakın doğrudan gündem maddelerinden biri olarak gördüğünü göstermektedir. Daha da önemlisi, bu davet uluslararası toplumun Suriye'yi yalnızca çatışma üreten bir alan olarak değil, yeniden inşa edilmesi gereken bir devlet olarak değerlendirmeye başladığının işaretidir.
Bu noktada ABD Başkanı Donald Trump'ın Şara hakkında kullandığı olumlu ifadeler ise; “I think I will why wouldn’t i? He’s done a great job.”
“Suriye’yi terörün devlet sponsorları listesinden çıkaracağım”
“Sara‘yı övmesi ve ülkeyi 1.5 yılda birleştirdi dedi
Bunu nedeni ise;
1. Esat rejimi gitti Şaraa terörle mücadeleye devam dedi
2. ABD Suriye’de nüfus kapmak istediği açıkça ortada yaptırım kalkarsa ABD şirketleri Suriye’ye girecek
3. somut sonuç state department 8 Temmuz tarihinde kararı resmileştirdi
“Yaptırımların kaldırılması Suriye’nin yeniden inşasının önünü açtı”
ve Washington yönetiminin yaptırımların kaldırılmasına yönelik adımları birlikte değerlendirildiğinde, ABD'nin Suriye politikasında belirli bir yön değişikliği yaşandığı söylenebilir. Bu değişimin temel motivasyonu yalnızca Şam yönetimiyle ilişkileri normalleştirmek değil aynı zamanda İran'ın etkisini sınırlamak, Rusya'nın bölgesel nüfuzunu dengelemek ve Çin'in yeniden inşa sürecindeki ekonomik etkisini azaltmaktır.
Türkiye'nin Değişen Jeopolitik Konumu
Son yirmi yılda Türkiye'nin dış politikası çoğu zaman "köprü ülke" tanımıyla açıklandı. Ancak bu tanım artık yetersiz kalmaktadır. Jeopolitik literatürde köprü ülkeler, iki bölge arasında geçiş sağlayan pasif aktörlerdir. Oysa Ankara Zirvesi'nin ortaya koyduğu tablo, Türkiye'nin artık yalnızca iki coğrafya arasında bağlantı kuran bir ülke değil farklı aktörleri aynı masa etrafında buluşturabilen, pazarlık süreçlerini yönlendirebilen ve güvenlik mimarisinin oluşumuna katkı sağlayan bir merkez ülke olma iddiasını güçlendirdiğini göstermektedir.
Devletlerin uluslararası sistemdeki etkisinin yalnızca askeri güçlerinden değil, aynı zamanda kurumsal kapasitelerinden ve diplomatik hareket alanlarından beslendiğini vurgular. Türkiye'nin son yıllarda savunma sanayiinde elde ettiği ilerlemeler, Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e uzanan jeostratejik konumu ve NATO içindeki vazgeçilmez rolü, Ankara'nın diplomatik ağırlığını artıran temel unsurlar olarak öne çıkmaktadır.
Bu nedenle Ankara Zirvesi'ni yalnızca bir NATO toplantısı olarak okumak eksik kalacaktır. Zirve, Türkiye'nin uluslararası sistemdeki rolünün yeniden tanımlandığı, Orta Doğu'da yeni bir güvenlik mimarisinin şekillenmeye başladığı ve bölgesel güç dengelerinin yeniden hesaplandığı tarihsel bir eşik niteliği taşımaktadır.
ANKARA'DA KURULAN YENİ JEOPOLİTİK DÜZEN
BÖLÜM II
Suriye Dosyasında Yeni Dönem: Ankara'da Oluşan Stratejik Denklem
Uluslararası ilişkiler tarihinde bazı ülkeler yalnızca kendi iç siyasetleri nedeniyle değil, büyük güçlerin rekabet alanına dönüşmeleri nedeniyle de küresel siyasetin merkezine yerleşir. Soğuk Savaş döneminde Almanya, Kore ve Afganistan bunun en önemli örnekleriydi. Günümüzde ise bu rolü büyük ölçüde Suriye üstlenmektedir.
Yaklaşık on beş yıldır devam eden Suriye krizi, artık yalnızca bir iç savaş değil; ABD, Rusya, İran, Türkiye, İsrail ve Körfez ülkelerinin aynı anda müdahil olduğu çok katmanlı bir jeopolitik mücadeleye dönüşmüştür. Bu nedenle Ankara'da gerçekleştirilen NATO Zirvesi'nde Suriye dosyasının öne çıkması tesadüf değildir. Aksine bu durum, Orta Doğu'da yeni güvenlik mimarisinin merkezinde artık Suriye'nin bulunduğunu göstermektedir.
Siyaset bilimi literatüründe buna "çatışma sonrası düzen inşası” verilir. Bir çatışma sona ererken asıl mücadele savaş alanında değil yeni düzenin hangi aktörler tarafından kurulacağı konusunda yaşanır.
Ankara Zirvesi tam da böyle bir sürecin işaretlerini vermektedir.
Ahmed el-Şara'nın NATO Zirvesi'ne Katılımı Neden Önemlidir?
Diplomaside semboller çoğu zaman metinlerden daha güçlüdür.
Ahmed el-Şara'nın NATO Zirvesi'ne davet edilmesi yalnızca protokol açısından değil, uluslararası sistemin Şam yönetimine bakışındaki değişimi göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.
Henüz birkaç yıl önce uluslararası toplumun önemli bir kısmı tarafından mesafeyle yaklaşılan yeni Suriye yönetiminin bugün NATO üyelerinin liderleriyle aynı platformda bulunması, Suriye'nin uluslararası sisteme yeniden entegre edilmesine yönelik diplomatik iradenin güçlendiğini göstermektedir.
Bu gelişme aynı zamanda ABD'nin bölgesel önceliklerinde de önemli bir değişime işaret etmektedir.
Washington açısından artık temel mesele yalnızca Esad sonrası dönemin yönetimi değildir.
Asıl hedef:
* İran'ın nüfuz alanını daraltmak,
* Rusya'nın Doğu Akdeniz'deki etkisini sınırlandırmak,
* Çin'in yeniden inşa sürecindeki ekonomik ağırlığını dengelemek,
* DEAŞ'ın yeniden güç kazanmasını önlemek,
* Suriye'nin yeniden işleyen bir devlet yapısına kavuşmasını sağlamaktır.
Dolayısıyla Ahmed el-Şara'nın uluslararası platformlarda görünürlüğünün artması, yalnızca bir diplomatik jest değil aynı zamanda yeni dönemin siyasi mimarisine ilişkin önemli bir işaret olarak okunmalıdır.
Devam edecek