Modern devlet yalnızca topraklarını askerle korumaz.
Nüfusu, ekonomiyi, hareketliliği, bilgiyi, iletişimi ve riskleri de yönetir.
Bu açıdan Mekke Antlaşması'nın savunma sanayii, siber güvenlik, istihbarat, insansız sistemler ve teknoloji transferini kapsaması tesadüf değildir.
Çünkü modern savaş artık yalnızca cephede yapılmıyor.
Siber alanda yapılıyor. Uydu sistemlerinde yapılıyor. Enerji hatlarında yapılıyor. Finans sistemlerinde yapılıyor. Limanlarda yapılıyor. Deniz yollarında yapılıyor. İstihbarat ağlarında yapılıyor.
Dolayısıyla Türkiye'nin bu anlaşmadan elde edeceği en büyük kazanım belki de bir Suudi üssü veya 20-30 milyar dolarlık savunma satışı değil.
Türkiye'nin bölgesel güvenlik teknolojisinin merkezlerinden biri haline gelmesidir.
MEKKE'NİN SEMBOLİK GÜCÜ
Bir de anlaşmanın imzalandığı yer var:
Mekke.
Diplomaside mekan bazen metin kadar önemlidir.
Mekke'nin seçilmesi, anlaşmaya sıradan bir askeri işbirliğinden daha geniş bir sembolik anlam yüklüyor. Bu sembolik mesaj kabaca şöyle okunabilir:
“Bölgenin güvenliğini bölge ülkeleri daha fazla üstlenmelidir.”
Bu, ABD'nin bölgeden kovulması değildir. NATO'nun reddedilmesi değildir.
Türkiye'nin Batı'dan kopması değildir. Ama bir stratejik özerklik arayışıdır.
Ve bence anlaşmanın en önemli tarafı budur. Çünkü dünya artık tek kutuplu bir güvenlik sisteminden daha karmaşık bir döneme doğru ilerliyor.
Bölgesel güçler kendi çevrelerinde güvenlik üretmeye çalışıyor.
Suudi Arabistan bunu yapıyor. İran bunu yıllardır yapıyor. İsrail bunu yapıyor.
Türkiye de artık bunu daha açık biçimde yapmak istiyor.
TÜRKİYE'NİN ASIL RİSKİ: BAŞKALARININ SAVAŞINI ÜSTLENMEK
Fakat burada Ankara'ya ciddi bir uyarı yapmak gerekiyor.
Türkiye'nin bölgesel güç olması ile bölgesel savaşların sürekli tarafı olması aynı şey değildir.
Büyük güç olmak: Her savaşa girmek değildir.Her krizde asker göndermek değildir. Her müttefikin düşmanını kendi düşmanın haline getirmek değildir.
Tam tersine büyük güç olmak, hangi savaşa girmeyeceğini bilmek demektir.
Türkiye'nin Mekke Antlaşması'ndaki en büyük sınavı budur.
Riyad'ın İran'la problemi Türkiye'nin problemi değildir. İslamabad'ın Hindistan'la problemi Türkiye'nin problemi değildir.
Körfez'deki her kriz Türkiye'nin krizi değildir. Türkiye'nin görevi bunların hepsini üstlenmek değil. Türkiye'nin görevi kendi güvenliğini garanti altına alacak stratejik bir denge kurmaktır.
GÜÇ DENGESİ BARIŞ DEĞİLDİR
Kalıcı barış yalnızca devletlerin silahlarının dengelenmesiyle kurulamaz.
Hukuk, kurumlar ve ortak kurallar gerekir. Mekke Antlaşması'nın önündeki asıl sınav da budur.Eğer anlaşma sadece: “Bize saldırana karşı birlikte savaşacağız”
Mantığında kalırsa bir güvenlik paktı olur. Ama zamanla: ‘’Bölgede krizleri önlemek için birlikte diplomasi yapacağız” noktasına taşınırsa çok daha değerli bir yapı ortaya çıkar. Yani Türkiye'nin önünde iki seçenek var:
Mekke'yi bir savaş ittifakına dönüştürmek veya bir bölgesel barış ve güvenlik mekanizmasına dönüştürmek.
Ben ikinci yolun Türkiye'nin çıkarına olduğuna inanıyorum
TÜRKİYE'NİN ÖNÜNDEKİ TARİHİ FIRSAT
Türkiye bugün çok özel bir jeopolitik konumda. NATO üyesi. Avrupa ile ilişkileri var. ABD ile stratejik ilişkileri var. Rusya ile ilişkileri var.İran'la komşu. Arap dünyasıyla ilişkileri var. Pakistan'la tarihi bağları var. Körfez ülkeleriyle ekonomik ilişkileri giderek büyüyor. Bu kadar farklı alanı aynı anda yönetebilen çok az ülke var.
Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki fırsat, “Batı mı Doğu mu?” sorusuna cevap vermek değildir.
Bu soru artık Türkiye'nin büyüklüğüne yetmiyor.
Asıl mesele:
Türkiye bütün bu güç merkezleri arasında kendi stratejik alanını oluşturabilecek mi?
Mekke Antlaşması bu açıdan önemlidir.
Çünkü Ankara'nın yalnızca NATO içerisinde değil, bölgesel düzeyde de güvenlik üretebileceğini gösteriyor.
Fakat bunun için Türkiye'nin bir şeyi unutmaması gerekiyor:
İttifak kurmak başka, bağımlılık kurmak başkadır.
Türkiye Mekke'nin kurucu gücü olmalıdır. Mekke'nin taşeronu değil.
SON SÖZ: TÜRKİYE KİMİN SAVAŞINA GİRECEK?
Mekke Antlaşması'na bakarken bütün tartışmayı “İran'a karşı mı, İsrail'e karşı mı?” sorusuna sıkıştırmak büyük bir hata olur.
Çünkü bundan daha büyük bir soru var:
Türkiye nasıl bir bölgesel güç olmak istiyor?
Eğer Türkiye yalnızca askeri kapasitesi yüksek bir ülke olmak istiyorsa mesele basittir. Silah satar. Tatbikat yapar. Asker gönderir. Savunma anlaşmaları imzalar. Ama Türkiye gerçekten bölgesel güç olmak istiyorsa bundan fazlasını yapmak zorundadır. Krizleri önlemek zorundadır. Arabuluculuk yapmak zorundadır. Düşmanlıkları azaltmak zorundadır. İran’la konuşabilmek zorundadır. Suudi Arabistan'la güvenlik ilişkisini sürdürebilmek zorundadır.
Pakistan'la ortaklık kurarken Hindistan'ı bütünüyle karşısına almamak zorundadır. ABD ile NATO ilişkisini korurken kendi stratejik özerkliğini geliştirmek zorundadır. İsrail'le yaşanan sorunlarda kendi güvenlik çıkarlarını korumak zorundadır.
Ve en önemlisi
Başkasının savaşını kendi savaşı haline getirmemelidir.
Çünkü Türkiye'nin önündeki mesele artık “Mekke Antlaşması bizi savaşa sokar mı?” sorusundan daha büyüktür.
Asıl mesele şudur:
Türkiye bu anlaşmayla kendi güvenliğini mi büyütecek, yoksa başkalarının güvenlik açığını mı kapatacak?
İşte cevabı verilmesi gereken soru budur.
Devletin ilk görevi güvenliktir. İbn Haldun devletlerin ortak tehdit karşısında dayanışma üretebildiğini gösterdi.
Carl Schmitt siyasetin dost-düşman ayrımından kaçamayacağını anlattı.
Kant ise kalıcı barışın yalnızca silahların dengesiyle kurulamayacağını söyledi.
Foucault modern güvenliğin artık yalnızca savaş meydanlarında değil, bilgi, teknoloji ve yönetim alanlarında üretildiğini gösterdi.
Türkiye bütün bu düşünsel mirastan çıkaracağı dersi iyi okumalıdır.
Güçlü olmak savaşmak demek değildir.
Güçlü olmak, savaşın çıkmasını engelleyebilecek kapasiteye sahip olmaktır.
Mekke Antlaşması'nın Türkiye açısından gerçek başarısı da burada ölçülecek.
Türkiye Suudi Arabistan'ı koruyabilir mi? Pakistan'la birlikte hareket edebilir mi? İran'la savaşa girmeden İran'ı dengeleyebilir mi? Körfez'de güvenlik sağlayabilir mi? ABD ve NATO'yla ilişkilerini koparmadan stratejik özerkliğini artırabilir mi? Savunma sanayiini bölgesel bir güç çarpanına dönüştürebilir mi?
Ve bütün bunları yaparken Türkiye'yi başka devletlerin savaşlarının tarafı olmaktan koruyabilir mi? Bunların cevabı “evet” ise Mekke Antlaşması Türkiye için tarihi bir fırsattır.
Cevap “hayır” ise...
O zaman Mekke, Türkiye'nin güçlendiği yer değil, başkalarının güvenlik yükünü sırtlandığı yer olur.
Ben Türkiye'nin ikinci seçeneğe mahkum olmadığını düşünüyorum.
Fakat bunun için Ankara'nın öncelikle kendi kırmızı çizgilerini belirlemesi gerekiyor.
Türkiye'nin dış politikasında en önemli cümle şu olmalıdır:
“Müttefiklerimizin güvenliği bizim için önemlidir; ancak Türkiye'nin savaşı olmayan hiçbir savaş Türkiye'nin savaşı değildir.”
Çünkü 21. yüzyılda gerçek stratejik özerklik, herkesle savaşabilecek güce sahip olmak değil, kimin savaşına girmeyeceğine kendin karar verebilmektir.
Mekke Antlaşması'nın Türkiye açısından asıl sınavı da tam olarak budur.
Av. Mesut DEĞER
MEKKE ANTLAŞMASI
"Mekke Ortak Savunma Antlaşması" "Mecca Joint Defence Agreement"
7 Ağustos.2026
Bu antlaşmanın Temel Maddelerini, içeriğini ve boyutunu açıklanan Resmi Ortak Bildiride geçen 8 başlık baz alınmıştır.
1.Kolektif savunma
"Taraf devletlerden birine yönelik silahlı saldırı, diğerlerine de yapılmış sayılır. Taraflar Birleşmiş Milletler Şartı Md.5 çerçevesinde bireysel ve kolektif meşru müdafaa hakkını kullanır."
2.Amaç
Her türlü saldırı eylemine karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmek ve 3 devlet arasında savunma işbirliğinin tüm yönlerini geliştirmek
3. Kapsam Askeri İşbirliği
Ortak askeri tatbikatlar, eğitim, savunma sanayi, istihbarat paylaşımı, siber güvenlik, insansız sistemler, teknoloji transferi
4.Kurumsallaşma
Bakanlar Düzeyinde Ortak Savunma Komitesi, Suudi Arabistan merkezli Daimi Genel Sekreterlik kurulacak, Yıllık Zirve ve Ortak Askeri Planlama Grubu
5.Saldırgan olmayan nitelik
"Bu anlaşma hiçbir ülkeye karşı yöneltilmemiştir. Savunma amaçlıdır ve mezhepsel bir blok değildir"
Saldırı olmazsa hiçbir ülke tehdit sayılmaz.
6.Genişleme
"Diğer bölgesel ülkelere açıktır. Üyelik oybirliği ile olur". Mısır potansiyel aday ve Kuveyt, BAE ise üyelikleri konuşuluyor.
7.Mevcut ittifaklarla ilişki
"Bu anlaşma NATO, ABD ikili anlaşmaları gibi mevcut ittifakların yerine geçmez, onlarla çelişmez"
8.Yürürlük
İmza tarihinde yürürlüğe girdi. 5 yıllığına yapıldı, otomatik 5 yıl uzar. Çekilme durumunda olacak ülke 6 ay önceden bildirimle çekileceğini,
Av. Mesut DEĞER