beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan sefaköy escort beylikdüzü escort seks hikayesi beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort esenyurt escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort alanya escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayanlar beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan
Bugun...


AV. Mesut Değer

facebook-paylas
EMEĞİN TASFİYESİ-2
Tarih: 03-09-2026 00:02:00 Güncelleme: 03-09-2026 00:02:00


 

İşçiye yalnızca susması değil, suskunluğunu normal kabul etmesi öğretilir.

Demokratik toplumun kamusal alanı, farklı çıkarların ve farklı toplumsal grupların kendi taleplerini görünür kılabildiği bir iletişim alanıdır.

İşçi hareketi bu alanın tarihsel aktörlerinden biridir. İşçi yalnızca fabrikada üretmez. Kamusal alanda da konuşur. “Ücretim düşük” der. “Çalışma koşullarım kötü” der. “İş güvenliğim yok” der. ‘’Patron sözünü tutmadı” der. ’Devlet denetlemiyor” der. ‘’Bu yasa yanlış” der.“Bu ekonomik model işçiyi yoksullaştırıyor” der.

Bunların hepsi siyasal cümlelerdir.

Çünkü emek meselesi hiçbir zaman yalnızca fabrika meselesi değildir.

Ücret politikası devlet politikasıdır. Vergi sistemi siyasal bir tercihtir.

İş güvenliği denetimi kamusal bir sorumluluktur. Sendikal mevzuat siyasal bir tercihtir.

Asgari ücret siyasal bir karardır.

Dolayısıyla işçinin bütün bu alanlarda söz söylemesi, doğal olarak siyasal alana girmesi demektir.

İşçiyi “sadece ekonomik meselelerle ilgilenmesi gereken” bir toplumsal aktöre indirgemek, onu siyasetten dışlamak anlamına gelir.

Çakır'ın mahkemedeki sözleri bu açıdan son derece çarpıcıdır.

22 yıl madencilik yaptığını, emekli aylığının 23.700 lira olduğunu ve yer altında çalışan madencilerin aynı sorunları yaşamaması için sendikayı kurduklarını anlatıyor. “Yerin altında çalışan madenci kardeşlerim mağdur olmaktadır. Bunu savunmayıp neyi savunacağım?” diye soruyor.

Bu cümle aslında meselenin özünü anlatıyor.

Bir sendika başkanından ne bekliyoruz? İşçinin mağduriyetini görüp susmasını mı? İşçinin ücretinin ödenmediğini bilip sessiz kalmasını mı?

İşçinin tazminatının verilmediğini görüp “kamu düzeni bozulmasın” diye konuşmamasını mı?

Yoksa sendika başkanının tam da bunun için var olduğunu mu kabul ediyoruz?

Burada cevap verilecek soru hukuki olduğu kadar siyasidir.

Çünkü sendika eğer yalnızca işverenin karşısında sessizce dilekçe veren bir kuruma dönüştürülürse, sendikanın tarihsel işlevi ortadan kaldırılmış olur.

Sendika, işçinin yalnızca temsilcisi değildir.

İşçinin kolektif sesidir.

Aksu'nun savunmasında söylediği “İşçilerden yana olmak suçsa ben bunu seri bir şekilde işledim” sözü de bu açıdan yalnızca retorik bir cümle değildir. O cümlenin altında bir sınıfsal kimlik ve siyasal aidiyet vardır. Aksu, holdinglerin zenginleşmesi ile halkın yoksullaşması arasındaki ilişkiyi eleştirdiğini ve sendikal görevi gereği işçilerden yana konuştuğunu savunuyor.

Bu görüş doğru olabilir veya yanlış olabilir. Abartılı olabilir. Siyasi olarak taraflı olabilir. Sınıfsal olabilir. Ama bir ekonomik sistemi eleştirmek ile bir toplumsal kesime karşı kin ve düşmanlığı körüklemek aynı şey değildir.

Demokrasinin sınavı tam da burada başlar.

Çünkü kapitalizm üzerine konuşmak sınıfsal konuşmaktır.

Gelir dağılımını eleştirmek sınıfsal konuşmaktır.

Holdinglerin gücünü tartışmak sınıfsal konuşmaktır.

İşçinin yoksullaşmasını gündeme getirmek sınıfsal konuşmaktır.

Sınıf kavramının kendisini ceza hukukunun şüpheli alanına sokarsanız, siyasal düşüncenin önemli bir bölümünü de kriminalize etme riskini yaratmış olursunuz.

Üstelik olayın başka bir boyutu daha var.

Ancak demokratik kamuoyunun sorması gereken sorular vardır:

Neden tam bu süreçte? Neden işçi eylemi devam ederken?

Neden sendikal yöneticilerin örgütleyici faaliyetleri bu kadar merkezi bir unsur olarak değerlendirilirken? Ve neden aylardır çözülmeyen bir işçilik alacağı meselesi, sonunda ceza hukukunun merkezine taşınıyor?

Bunlar meşru sorulardır. Çünkü hukuk devleti yalnızca karar vermekle değil, kararın gerekçesini toplumun ikna edebileceği açıklıkta ortaya koymakla da güçlenir.

Bir sendika başkanının tutuklanması yalnızca o sendika başkanını etkilemez. Onu izleyen binlerce işçiyi de etkiler. Bir işçi şöyle düşünmeye başlar:

“Ben de konuşursam?”

“Ben de patronu eleştirirsem?”

“Ben de sosyal medyada paylaşım yaparsam?”

“Ben de eyleme katılırsam?”

“Ben de sendikaya üye olursam?”

İşte demokratik toplum bakımından asıl tehlike bazen tam burada ortaya çıkar. Ceza yalnızca cezalandırdığı kişiye etki etmez. Başka insanlara da örnek olur. Ve eğer bu örnek “konuşma” ise, hukuk düzeni yalnızca iki kişiyi değil, onların ötesinde daha geniş bir toplumsal alanı etkiler.

Bu nedenle ifade özgürlüğü davalarında yalnızca sanığın davranışına değil, müdahalenin toplum üzerindeki etkisine de bakmak gerekir.

Türkiye'nin emek tarihine baktığımızda bu mesele yeni değildir.

Osmanlı'nın son dönemlerinden Cumhuriyet'e, tek parti döneminden çok partili hayata, 1960'ların yükselen işçi hareketlerinden 15-16 Haziran'a, 1980 darbesinden neoliberal dönüşüme kadar Türkiye'de emek her güçlendiğinde siyasal alanla ilişkisi de büyümüş emek örgütleri yalnızca ücret pazarlığı yapan yapılar olmaktan çıkıp toplumsal taleplerin taşıyıcısı haline gelmiştir.

12 Eylül 1980 bunun en büyük kırılmalarından biridir.

Darbe yalnızca siyasal partileri veya parlamentoyu hedef almadı.

Toplumun örgütlenme kapasitesini de yeniden düzenledi. Sonraki neoliberal dönem ise başka bir dönüşüm yarattı. Taşeronlaşma. Esnek çalışma. Özelleştirme. Sendikasızlaşma. Güvencesizlik. Bireyselleşme.

Bütün bunlar işçinin kolektif gücünü parçaladı.

Eskiden aynı fabrikada çalışan yüzlerce işçi aynı işverenle karşı karşıyayken, yeni çalışma rejimlerinde işçi farklı taşeronlara, farklı şirketlere, farklı sözleşmelere ve farklı statülere bölündü.

İşçi sınıfı ortadan kalkmadı.

Ama örgütlenmesi zorlaştırıldı.

İşte emeğin tasfiyesi burada daha görünür hale geliyor.

Bugün Türkiye'de işçiyi susturmak için her zaman doğrudan “sus” demeye gerek yok. Bazen onu yalnızlaştırmak yeterlidir. Sendikayı zayıflatmak yeterlidir. İş güvencesini kırmak yeterlidir. Taşeronlaştırmak yeterlidir.

Geçici çalıştırmak yeterlidir. İşçiyi borçlandırmak yeterlidir. İşsiz kalma korkusunu sürekli canlı tutmak yeterlidir. Ve bütün bunların üzerine, örgütlü itirazı hukuki risk haline getirdiğinizde ortaya son derece etkili bir disiplin mekanizması çıkar.

“İnsanların kendi davranışlarını kendilerinin denetlemesini sağlamak.”

İşçi konuşmadan önce düşünür ‘’Bunu söylersem?”“Şunu paylaşsam?”

“Eyleme katılsam?” Ve sonunda hiç konuşmaz.

İşte iktidarın en görünmez biçimi budur.

İnsanın kendi kendisini susturması.

Bu yüzden mesele yalnızca Çakır ve Aksu'nun tutuklanması değildir.

Mesele, Türkiye'de emeğin kamusal alandaki yeridir.

İşçi konuşacak mı? Sendika konuşacak mı? Sınıf meselesi konuşulacak mı?

Sermaye ile emek arasındaki güç eşitsizliği tartışılacak mı?

Holdinglerin ekonomik ve siyasal gücü eleştirilebilecek mi?

Devletin çalışma hayatındaki denetim sorumluluğu sorgulanabilecek mi?

Bunların hepsi demokratik toplumun sorularıdır.

Eğer bu soruların cevabı “evet ama…” diye başlıyor ve her “ama”nın sonunda ceza hukuku beliriyorsa, o zaman emeğin kamusal alandaki alanı gerçekten daralıyor demektir.

Bunun karşısında sendikaların da kendisine dönüp bakması gerekiyor.

Çünkü emeğin tasfiyesi yalnızca devlet tarafından yapılmaz.

Sendikal bürokrasi de bazen emeğin siyasallığını törpüleyebilir.

İşçinin öfkesini kontrollü bir pazarlık masasına hapsedebilir.

Radikal talepleri makul sınırlar içerisinde eriterek sistemin kabul edebileceği bir dile dönüştürebilir.



Bu yazı 440 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARA
GAZETEMİZ

YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
YUKARI