beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan sefaköy escort beylikdüzü escort seks hikayesi beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort esenyurt escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort alanya escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayanlar beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan
Bugun...


AV. Mesut Değer

facebook-paylas
SELAHATTİN DEMİRTAŞ MESELESİ:TERÖRSÜZ TÜRKİYE’NİN HUKUK SINAVI -1
Tarih: 20-08-2026 00:01:00 Güncelleme: 20-08-2026 00:01:00


 

Türkiye’de bazı siyasi meseleler var ki üzerinden yıllar geçse de kapanmaz. Çünkü mesele yalnızca bir kişiye, bir davaya ya da bir siyasi partiye ait değildir. O mesele, devletin hukukla ilişkisini, siyasetin sınırlarını ve toplumun birbirinden farklı kesimlerinin aynı siyasal düzen içerisinde nasıl yaşayacağını ilgilendirir.

Selahattin Demirtaş meselesi de artık tam olarak böyle bir mesele haline gelmiştir.

4 Kasım 2016’da tutuklanmasının üzerinden yaklaşık on yıl geçti. Bu süre içerisinde Türkiye çok değişti. Türkiye’nin güvenlik politikaları değişti, bölgesel dengeler değişti, Kürt meselesinin ele alınış biçimi değişti. Daha da önemlisi, bugün “Terörsüz Türkiye” adıyla yeni bir siyasal süreç konuşuluyor.

Fakat bütün bu değişimlerin ortasında Demirtaş halen cezaevinde.

İşte bu nedenle bugün sorulması gereken soru yalnızca:

“Selahattin Demirtaş tahliye edilecek mi?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

Türkiye yeni bir dönem başlatmak istiyorsa, eski dönemin en önemli siyasi aktörlerinden biri olan Demirtaş meselesini nasıl çözecek?

Bu soru, Demirtaş'ın siyasi kimliğinden bağımsız olarak Türkiye'nin hukuk devleti iddiasını doğrudan ilgilendiriyor.

Ben bu yazıda Demirtaş'ın siyasi geçmişini savunmak ya da mahkemelerin verdiği kararları peşinen yok saymak niyetinde değilim. Tam tersine, meseleyi mümkün olduğunca hukukçu kimliğimle hukuk üzerinden ele almak istiyorum.

Çünkü bir siyasetçinin geçmişteki sözlerini, eylemlerini veya siyasi tercihlerini eleştirmek başka bir şeydir.

O siyasetçinin hukuk karşısındaki durumunu tartışmak başka bir şeydir.

Ve Türkiye'nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, bu iki alanı birbirine karıştırmamaktır.

Selahattin Demirtaş, 4 Kasım 2016'dan beri özgürlüğünden mahrum.

Ancak kamuoyunda zaman zaman kullanılan “Demirtaş on yıldır tek bir dosyadan cezaevinde” şeklindeki yaklaşım hukuki tabloyu tam olarak yansıtmıyor. Çünkü Demirtaş hakkında yıllar içinde çok sayıda soruşturma ve dava açıldı. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre bu sayı 150'nin üzerinde soruşturma ve 50'nin üzerinde dava seviyesine ulaştı. Bunların tamamının aynı nitelikte olmadığını özellikle belirtmek gerekiyor. Bir bölümü siyasi konuşmalar, propaganda iddiaları veya çeşitli açıklamalar üzerinden şekillenirken, Kobani dosyası çok daha ağır suçlamaları içeren ayrı bir hukuki zemine oturuyor.

Dolayısıyla Demirtaş dosyasını tek bir dosya gibi anlatmak doğru değil.

On yıllık süreç, birbirinden farklı hukuki dosyaların üst üste binmesinden oluşan karmaşık bir tablo.

Bu dosyalar arasında kamuoyunda öne çıkan başlıklardan biri, farklı tarihlerdeki konuşmaları nedeniyle açılan TCK 301 kapsamındaki davalar. “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçlamasına dayanan çeşitli dosyalar söz konusu.

Bunun yanında Cumhurbaşkanına hakaret, terör örgütü propagandası ve farklı siyasi konuşmalar nedeniyle açılmış davalar ve verilmiş mahkûmiyetler de bulunuyor.

Fakat bütün bu dosyaların merkezinde, bugün tahliye tartışmasının hukuki ağırlık noktasını oluşturan Kobani davası var.

6-8 Ekim 2014 olayları Türkiye'nin yakın tarihinin en ağır toplumsal kırılmalarından biridir.

Yaşanan şiddet olaylarında insanlar hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı ve ciddi bir toplumsal travma ortaya çıktı.

Dolayısıyla bu olayları ve mağdurlarını görmezden gelerek Demirtaş meselesini tartışmak mümkün değildir.

Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, 16 Mayıs 2024'te açıkladığı kararla Demirtaş'a toplam 42 yıl hapis cezası verdi. Mahkemenin kararında 20 yıl “devletin birliği ve ülke bütünlüğünü bozmak suçuna yardım”, iki kez “suç işlemeye tahrik” suçundan toplam 7 yıl 6 ay ve dört ayrı “terör örgütü propagandası” suçundan toplam 10 yıl başta olmak üzere çeşitli suçlardan cezalar yer aldı.

Burada çok önemli bir ayrıntıyı özellikle vurgulamak gerekiyor.

Kamuoyunda zaman zaman: “Demirtaş, Kobani'de insanların öldürülmesinden dolayı 42 yıl hapis cezası aldı.” şeklinde bir anlatım kullanılıyor. Bu ifade hukuki tabloyu doğru yansıtmıyor. Çünkü Demirtaş, Kobani olaylarındaki ölümler bakımından kasten öldürmeye azmettirme suçundan mahkûm edilmedi. Dolayısıyla 42 yıllık cezanın hangi suçlardan oluştuğu ile ölümler bakımından yöneltilen suçlamanın sonucu birbirinden ayrılmalıdır. Bu yalnızca hukuki gerçekliği doğru anlatmaktır.

Çünkü hukukta suçlamayla mahkûmiyet aynı şey değildir. Bir kişiye bir suç isnat edilebilir. Mahkeme bu suçlamayı değerlendirebilir. Ve sonunda beraat kararı verebilir.

Bu nedenle demokratik bir hukuk toplumunda “suçlandı” ile “mahkum edildi” arasındaki farkı korumak zorundayız.

Kobani davasında Demirtaş'ın aldığı 42 yıllık ceza ise başka suçlardan oluşmaktadır ve dosya istinaf aşamasındadır. Adalet Bakanlığı da 2025 sonunda dosyanın Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesi önünde bulunduğunu açıklamıştı.

Dolayısıyla bugün Demirtaş'ın hukuki statüsünü konuşurken hem mahkûmiyet kararını hem de bu kararın henüz istinaf denetiminden geçmekte olduğunu birlikte değerlendirmek gerekiyor.

AİHM: 2018, 2020 VE 2025

Demirtaş dosyasının Türkiye sınırlarını aşan en önemli boyutu ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları. Burada kronolojiyi doğru kurmak çok önemli. Kamuoyunda “AİHM Demirtaş hakkında üç kez tahliye kararı verdi” şeklinde ifadeler kullanılabiliyor. Oysa hukuken daha doğru anlatım şudur

2018 ve 2020 kararları Demirtaş/Türkiye (No. 2) dosyasının iki aşamasıdır. 2025 kararı ise Demirtaş/Türkiye (No. 4) dosyasına ilişkindir. Bu ayrım küçük görünse de hukuk açısından önemlidir.

20 Kasım 2018: İlk önemli AİHM kararı

AİHM İkinci Dairesi, Demirtaş/Türkiye (No. 2) dosyasında 20 Kasım 2018 tarihinde karar verdi. Mahkeme, Demirtaş'ın tutukluluğuna ilişkin çeşitli ihlaller tespit etti ve özellikle siyasi çoğulculuk, siyasi tartışma ve özgür seçim hakkı bakımından önemli değerlendirmelerde bulundu. Kararda, tutukluluğun siyasi tartışmayı ve çoğulculuğu sınırlama amacı taşıdığına ilişkin önemli tespitler de yer aldı.

Ancak bu kararın ardından dosya Büyük Daire'ye taşındı.

22 Aralık 2020: Büyük Daire kararı Asıl kritik dönüm noktalarından biri burada ortaya çıktı. AİHM Büyük Daire, 22 Aralık 2020'de kararını verdi.

Büyük Daire: Demirtaş'ın kişi özgürlüğü ve güvenliği, ifade özgürlüğü, serbest seçim hakkı ve Sözleşme'nin 18. maddesi dahil olmak üzere çeşitli haklarının ihlal edildiği sonucuna vardı. Ve daha da önemlisi, Türkiye'nin Demirtaş'ın serbest bırakılmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alması gerektiğini belirtti.

Burada artık mesele sıradan bir “AİHM eleştirisi” değildir.

Türkiye'nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sistemi içerisinde ortaya çıkmış bağlayıcı bir karar söz konusudur.

8 Temmuz 2025: Yeni dönem tutukluluğuna ilişkin karar Üçüncü önemli aşama ise 8 Temmuz 2025 tarihli AİHM kararıdır.

Bu karar Demirtaş/Türkiye (No. 4) dosyasına ilişkindir. Mahkeme, 20 Eylül 2019 sonrasındaki tutukluluk bakımından da çeşitli ihlaller tespit etti ve özellikle kişi özgürlüğü ve güvenliği ile Sözleşme'nin 18. maddesi bakımından önemli değerlendirmelerde bulundu. Daha sonra kararın Büyük Daire'ye gönderilmesi talebi reddedildi ve karar 3 Kasım 2025'te kesinleşti.

Dolayısıyla bugün, Ağustos 2026 itibarıyla Demirtaş dosyasını konuşurken yalnızca 2020 kararından söz etmek yeterli değildir.

2025'te kesinleşen AİHM kararı da artık bu dosyanın hukuki gerçekliğinin parçasıdır.

PEKİ AİHM KARARLARI VARSA DEMİRTAŞ NEDEN HALEN CEZAEVİNDE?

İşte asıl düğüm burada. Bir tarafta: “AİHM kararları bağlayıcıdır ve uygulanmalıdır.” diyenler var. Diğer tarafta: “AİHM’n değerlendirdiği tutukluluk süreci ile 2024 yılında verilen Kobani mahkûmiyeti aynı hukuki durum değildir.” diyen yaklaşım bulunuyor.

 

Bu ikinci yaklaşım bütünüyle göz ardı edilemez. Çünkü tutukluluk ile mahkûmiyet aynı hukuki statü değildir. Fakat 2025 AİHM kararı da tam olarak bu yeni dönemdeki özgürlükten mahrum bırakılma sürecine ilişkin değerlendirmeler içeriyor.

Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki hukuki soru şudur:

Kesinleşmiş AİHM kararları ile iç hukukta verilmiş mahkumiyet kararı nasıl bağdaştırılacaktır?

İşte bugün asıl tartışılması gereken budur.

“İÇ HUKUK ÖNCE” Mİ, “AİHM KARARI ÖNCE” Mİ?

Burada Türkiye'de çok önemli bir hukuk tartışması var.

Türkiye açısından Anayasa'nın 90. maddesi son derece önemlidir. Temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi halinde uluslararası anlaşma hükümlerinin esas alınacağını Anayasa açıkça düzenliyor.

Dolayısıyla AİHM kararlarını yalnızca “Avrupa'dan gelen siyasi görüşler” gibi değerlendirmek mümkün değil.

Ancak AİHM'n Türkiye'deki bir ceza mahkemesinin yerine geçip doğrudan bütün ceza dosyasını yeniden yargılamadığı da bir gerçektir.

İşte bu nedenle hukuk tekniği bakımından mesele: AİHM kararının Türkiye'deki yargısal mekanizmalar tarafından nasıl uygulanacağıdır.

Adalet Bakanlığı da 2025 yılında Demirtaş dosyasının Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesi önünde olduğunu ve AİHM kararının istinaf aşamasında değerlendirileceğini açıklamıştı.

Dolayısıyla “AİHM karar verdi, mahkeme kapısının anahtarı AİHM'de” demek de eksik. “Dosya Türkiye'de, AİHM'n hiçbir önemi yok” demek de eksik. Gerçek hukuki mesele bu iki uç yaklaşımın arasındadır.

Burada Carl Schmitt'in klasik siyaset teorisine kısa bir gönderme yapmak anlamlı. Schmitt, modern devletin temel problemlerinden birini egemenlik ve olağanüstü durum üzerinden tartışıyordu. Onun meşhur sorusu:

“Olağanüstü hale kim karar verir?”

Bugünün Türkiye'sindeki Demirtaş dosyasına Schmitt'i doğrudan uygulamak elbette mümkün değil. Fakat Schmitt'in açtığı tartışmanın bir boyutu halen geçerli: Siyasi çatışmanın yoğunlaştığı dönemlerde hukuk ne kadar bağımsız kalabilir?

Türkiye'nin yakın tarihine baktığımızda bu soru teorik değildir.

Kürt meselesi, terör, güvenlik, OHAL, siyasi partiler ve devlet güvenliği gibi başlıkların iç içe geçtiği dönemlerde hukuk ile siyaset arasındaki sınırların ne kadar zorlandığını gördük.

Demirtaş dosyası da bu tarihsel arka plandan bağımsız değildir.

Fakat burada başka bir hataya da düşmemeliyiz.

Demirtaş'ın siyasi kimliğini tartışmanın dışına çıkarmak da doğru değildir.

Selahattin Demirtaş, Türkiye'nin yakın siyasi tarihinde milyonlarca seçmene ulaşmış, HDP'nin eş genel başkanlığını yapmış, cumhurbaşkanı adayı olmuş bir siyasi aktördür.devamı yarın



Bu yazı 625 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARA
GAZETEMİZ

YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
YUKARI