beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan sefaköy escort beylikdüzü escort seks hikayesi beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort esenyurt escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort alanya escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayanlar beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan
Bugun...


AV. Mesut Değer

facebook-paylas
EMEĞİN TASFİYESİ-1
Tarih: 02-09-2026 00:01:00 Güncelleme: 02-09-2026 00:01:00


 

    İşçi artık neden yalnızca çalışmalı, ama konuşmamalı?

    Sendikal Hak arama – Halkı kin ve düşmanlığa tahrik

    Bir ülkede emeğin tasfiyesi, işçinin işten çıkarılmasıyla başlamaz. Çok daha önce başlar. İşçinin örgütlenme kapasitesi zayıflatıldığında, sendikaların gücü etkisizleştirildiğinde, grevi daraltıldığında, toplu pazarlık gücü törpülendiğinde ve en sonunda hakkını ararken kullandığı dil kriminalize edildiğinde emek, yalnızca ekonomik bir güç olmaktan çıkar siyasal ve toplumsal bir özne olma kapasitesini de kaybetmeye başlar.

Bugün Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu’nun tutuklanması etrafında ortaya çıkan tartışmayı yalnızca bir ceza soruşturması olarak okumamak gerekiyor. Çünkü burada tartışılan şey, iki sendikacının sosyal medya paylaşımlarının suç oluşturup oluşturmadığından çok daha büyük bir meseleye dokunuyor:

Ayrıca; Yargıya intikal eden suç konusunun suç olup-olmadığı tartışması için değil hak arama ve Halkı kin düşmanlığa tahrik konusunun hukuki ince ayırımına dokunmak ve Bu iki düşüncenin ince çizgisinin ayırımı farkları nerede başlar nerede biter?

Türkiye’de işçinin hak arama biçimi ne zamandan beri kamu düzeni problemi olarak görülmeye başlandı?

Çakır ve Aksu, Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işçilerinin aylardır ödenmeyen ücretleri, kıdem tazminatları ve diğer işçilik alacakları için yürüttükleri mücadele sırasında gözaltına alındı ve 26 Ağustos’ta “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamasıyla tutuklandı. Tutuklama kararında, sosyal medya paylaşımlarının demokratik hak arama ve eleştiri sınırlarını aştığı ve sendikacıların “kitleler üzerindeki sevk ve idare yetkinlikleri”nin de dikkate alındığı aktarıldı.

Burada sendikacıların konuşmaları üzerinde özellikle durmak gerekiyor:

“Kitleleri sevk ve idare etme yetkinliği.”

Sendikacının temel işi zaten budur. Sendika, işçileri örgütler. İşçileri bir araya getirir. Toplu pazarlık gücü oluşturur. Gerektiğinde grev yapar.

İşverene karşı tek tek işçilerin değil, kolektif emeğin gücüyle konuşur.

O halde bir sendika yöneticisinin işçileri örgütleyebilmesi nasıl olur da kendi başına suçun ağırlığını artıran bir unsur haline gelir?

Burada hukuk ile siyaset arasındaki o ince çizgiye geliyoruz.

Çünkü mesele yalnızca “ne söylendiği” değildir.

Mesele aynı zamanda kimin konuştuğu ve kimin adına konuştuğudur.

İşçilerin .En temel meselelerinden biri, emeğin üretim sürecinde vazgeçilmez olduğu halde üretim araçlarının mülkiyeti üzerinde belirleyici bir güce sahip olmamasıdır. İşçi üretir, fakat ürettiği değerin dağılımı üzerinde aynı ölçüde söz sahibi değildir.

Kapitalizmin tarihsel gelişimi bu çelişkiyi ortadan kaldırmadı.

Tam tersine, onu daha karmaşık hale getirdi.

Bugün işçinin karşısında yalnızca fabrika sahibi yoktur. Holdingler, finansal sermaye, taşeronlaşma, esnek çalışma, geçici istihdam, borçluluk, platform ekonomisi ve küresel tedarik zincirleri vardır.

Ancak bütün bu dönüşümlere rağmen temel mesele değişmemiştir:

Emeğini satarak yaşayan insan, kendi emeği üzerindeki denetimini ne ölçüde koruyabiliyor?

İşte emeğin tasfiyesi tam da burada başlıyor.

Çünkü modern kapitalizm işçiyi artık yalnızca fabrikada denetlemiyor.

Onu borçla, güvencesizlikle, işsizlik tehdidiyle, performans ölçümleriyle, bireyselleştirilmiş çalışma biçimleriyle ve sürekli rekabetle de yönetiyor.

İktidar yalnızca yasaklayan bir mekanizma değildir. İnsanların nasıl davranacağını, neyi normal kabul edeceğini ve hangi sınırlar içinde hareket edeceğini belirleyen bir ilişkiler ağıdır.

Bu nedenle emeğin tasfiyesi yalnızca “işçiye baskı yapılması” değildir.

Daha incelikli bir süreçtir.

İşçiye, “Çalışabilirsin ama örgütlenme” denir.

“Örgütlenebilirsin ama fazla görünür olma.”

“Konuşabilirsin ama fazla sert konuşma.”

“Protesto edebilirsin ama düzeni rahatsız etme.”

“Hakkını arayabilirsin ama kamusal alanı işgal etme.”

Ve en sonunda:

“Sesini yükseltirsen suç işleyebilirsin.”

İşte emeğin tasfiyesi bazen tam olarak böyle gerçekleşir.

Burada Polanyi'nin büyük dönüşümüne dönmek gerekiyor. Karl Polanyi, piyasa ekonomisinin toplumsal ilişkiler üzerindeki dönüştürücü etkisini anlatırken emeğin, toprağın ve paranın gerçek anlamda sıradan mallar olmadığını söyler. Bunların “meta” haline getirilmesi, toplumun kendisini piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemesi anlamına gelir.

Emek bunun ençarpıcı örneğidir.

İnsan emeğini bir mal gibi alıp satabilirsiniz.

Ama emeğin arkasında bir insan vardır. O insanın ailesi vardır. Hayatı vardır. Onuru vardır. Geçmişi vardır. Geleceği vardır.Ve en önemlisi, siyasal bir iradesi vardır.

Bu nedenle işçiyi yalnızca “işgücü” olarak görmek, emeğin toplumsal boyutunu görünmez hale getirir.

Bugün Türkiye'de yaşanan birçok çalışma hayatı tartışmasında işçinin yalnızca üretim maliyetinin bir unsuru haline getirildiğini görüyoruz.

Ücret maliyettir. Tazminat maliyettir. Sendika maliyettir. Grev maliyettir.

İş güvenliği maliyettir. İşçinin sesi ise “risk”tir. Tam da bu noktada sistemin dili değişir. İşçinin hakkı “talep” olmaktan çıkar, “sorun” haline gelir.

Sendikanın eylemi “demokratik faaliyet” olmaktan çıkar, “kamu düzeni” meselesine dönüşür. Ve işçinin itirazı “sınıfsal talep” olmaktan çıkar, “toplumsal gerilim” olarak tanımlanır. Oysa anayasal düzen başka bir şey söylüyor.

Anayasa'nın 26. maddesi ifade özgürlüğünü, 34. maddesi toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını, 36. maddesi hak arama hürriyetini ve 51. maddesi sendika kurma hakkını güvence altına alıyor. Toplu iş sözleşmesi hakkı da 53. maddede düzenleniyor.

Yani işçinin hakkını araması devletin lütfettiği bir özgürlük değildir.

Anayasal bir haktır.

Sendikanın örgütlenmesi bir nezaket değildir.

Anayasal bir haktır.

İşçinin itiraz etmesi toplumsal düzenin dışına çıkmak değildir.

Demokratik düzenin içindedir. Elbette hiçbir hak sınırsız değildir.

Şiddet çağrısı yapılamaz. İnsanlar hedef gösterilemez.

Bir toplumsal kesim diğerine karşı saldırıya teşvik edilemez.

Mal ve can güvenliği ihlal edilemez.

Bunlar hukuk devletinin tartışmasız sınırlarıdır.

Fakat sert eleştiri ile şiddet çağrısını, ekonomik eleştiri ile toplumsal düşmanlığı, sendikal örgütlenme ile kamu güvenliğine yönelik tehdidi aynı kategoriye koymak da hukuk devletinin sınırlarını aşmak olur.

Çünkü TCK 216'nın varlık nedeni, toplumdaki her sert tartışmayı cezalandırmak değil kamu barışını gerçekten tehdit eden belirli davranışları cezalandırmaktır.

Bu nedenle hukuk açısından asıl soru “Bu sözler sert miydi?” değildir.

Asıl soru şudur:

Bu sözler gerçekten belirli bir toplumsal kesime karşı kin ve düşmanlık yaratmaya mı yönelikti? ve kamu güvenliği bakımından somut bir tehlike doğurdu mu?

Bu ayrım yapılmadan ceza hukukunun alanı genişletilirse, yarın yalnızca sendikacının değil gazetecinin, akademisyenin, siyasetçinin ve sıradan yurttaşın da aynı belirsizliğin içine çekilmesi mümkündür.

Anayasa Mahkemesi'nin ifade özgürlüğüne ilişkin içtihadı da demokratik toplumun çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik üzerine kurulması gerektiğini bazı görüşlerin veya ifade biçimlerinin makamlar açısından kabul edilemez bulunmasının tek başına onları özgürlük korumasından çıkarmadığını vurgulamaktadır.

Burada “hegemonya” kavramı bize başka bir pencere açıyor. Hegemonya yalnızca zor kullanarak kurulmaz. Bir düzen, insanların o düzeni doğal, kaçınılmaz ve alternatifsiz görmeye başlamasıyla da hegemonik hale gelir.

İşte emeğin tasfiyesinin en ileri biçimi budur.

İşçi yalnızca düşük ücret almaya razı olduğunda değil, düşük ücretin doğal olduğuna inandığında tasfiye edilir.

Güvencesiz çalışmayı kader olarak gördüğünde tasfiye edilir.

Sendikanın gereksiz olduğuna inandığında tasfiye edilir.

“Ben sesimi çıkarırsam işimi kaybederim” dediğinde tasfiye edilir.

Ve nihayet “Benim sesim zaten hiçbir şeyi değiştirmez” noktasına geldiğinde tasfiye tamamlanır.

Bu yüzden emeğin tasfiyesi yalnızca ekonomik değildir.

Emeğin zihinsel ve siyasal tasfiyesi de vardır.



Bu yazı 524 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARA
GAZETEMİZ

YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
YUKARI