beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan sefaköy escort beylikdüzü escort seks hikayesi beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort esenyurt escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort alanya escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayanlar beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan
Bugun...


AV. Mesut Değer

facebook-paylas
EMEĞİN TASFİYESİ-3
Tarih: 04-09-2026 00:01:00 Güncelleme: 04-09-2026 00:01:00



Sendikayı işçinin örgütü olmaktan çıkarıp işveren ve devletle iletişim kuran profesyonel bir kuruma dönüştürebilir.
Hegemonya kavramı burada yeniden karşımıza çıkar. Hegemonya yalnızca devletin baskısı değildir. Toplumun kendi kurumları aracılığıyla mevcut düzenin sınırlarını yeniden üretmesidir.
Bu nedenle emeğin tasfiyesiyle mücadele yalnızca “devlete karşı sendika” meselesi değildir. Sendikanın kendi demokratik niteliğini de koruması gerekir.İşçinin sözünü işçiden koparmamalıdır. İşçinin öfkesini bürokratik dile tercüme ederek etkisizleştirmemelidir.
Çünkü sendikanın varlık nedeni işçinin sesini kısmak değil, onu kolektif bir güce dönüştürmektir.
Sendika bunun tarihsel örneklerinden biridir.
İşçi örgütlenmesi kapitalizmin dışında bir olgu değildir.
Tam tersine, kapitalizmin kendi içinden doğmuş bir toplumsal savunma mekanizmasıdır.
Bu nedenle sendikayı zayıflatmak yalnızca işçinin ücretini düşürmez.
Toplumun piyasa karşısındaki savunma kapasitesini de azaltır.
Ve emeğin tasfiyesi derinleştikçe toplumun bütün kesimleri daha güvencesiz hale gelir.
Bugün mesele madencidir. Yarın sağlık çalışanıdır. Sonra öğretmendir.
Sonra kurye. Sonra beyaz yakalı. Sonra küçük esnaf. Çünkü güvencesizliğin sınıfı yoktur.
Tam da bu nedenle Gökay Çakır ve Başaran Aksu dosyasını yalnızca “solcuların meselesi” olarak görmek büyük bir hata olur.
Bu mesele, iktidara yakın olup olmama meselesi de değildir.
Sendikaya üye olup olmama meselesi de değildir.
Hatta işçi olup olmama meselesi bile değildir.
Bu mesele, bir yurttaşın devlete, işverene, sermayeye veya herhangi bir güçlü aktöre karşı hakkını ararken ne kadar özgür olacağı meselesidir.
Bugün işçinin hakkını savunursunuz. Yarın başka bir yurttaş kendi hakkını savunur. Hukuk ikisi için de aynı ölçüyü kullanmak zorundadır.
Bir hukuk devletinin büyüklüğü, güçlülerin haklarını ne kadar iyi koruduğuyla değil, güçsüzlerin hak arama imkanını ne kadar güvence altına aldığıyla ölçülür.
Çünkü güçlü zaten kendisini koruyabilir. İşçinin ise sendikaya ihtiyacı vardır. Sendikanın da hukuka. Hukukun da özgürlüğe. Özgürlüğün de kamusal alana. Bu zincirin herhangi bir halkası kırıldığında emek yalnızca ekonomik olarak değil, siyasal olarak da zayıflar.
İşte bu nedenle bugün sorulması gereken soru “Çakır ve Aksu suçlu mu?” sorusundan ibaret değildir.
Elbette bu sorunun hukuki cevabını bağımsız mahkemeler verecektir.
Ancak toplumun sorması gereken daha büyük bir soru vardır:
İşçinin sesini hangi noktada tehdit olarak görmeye başladık?
Çünkü işçinin bağırması bazen yalnızca bir bağırış değildir.
Bir ücretin ödenmediğini anlatır. Bir tazminatın gasp edildiğini anlatır.
Bir iş güvenliği problemini anlatır. Bir ailenin geçinemediğini anlatır.Bir bölgenin yoksullaştığını anlatır. Bir ekonomik düzenin adaletsizliğini anlatır. Ve bazen bütün bunların üst üste binmesiyle ortaya çıkan şey, bir işçinin sloganından çok daha büyük hale gelir
Toplumun kendi vicdanının sesi.
Bugün emeğin tasfiyesi dediğimiz şey tam da bu sesi görünmez hale getirme sürecidir. İşçiyi yalnızca çalışan olarak görmek. Ama yurttaş olarak görmemek. Üretirken değerli, konuşurken sorunlu saymak. Vergi öderken makbul, hakkını isterken tehlikeli görmek. Sessizken “çalışkan”, örgütlendiğinde “provokatör” ilan etmek. İşte bütün mesele burada düğümleniyor. Oysa demokrasi sessiz işçi istemez. Demokrasi örgütlü yurttaş ister. İşçi örgütlenir. Konuşur. İtiraz eder. Pazarlık yapar. Gerekirse greve gider. Bunların hepsi modern demokrasinin tarihsel kazanımlarıdır.
Bunları ortadan kaldırdığınızda yalnızca işçinin değil, demokrasinin de alanını küçültürsünüz.
Çakır ve Aksu'nun tutuklanması bu nedenle hukukçuların, sendikacıların veya emek örgütlerinin kendi dar alanlarına bırakılabilecek bir mesele değildir.
Bu dosya Türkiye'nin demokratik hukuk devleti iddiasını sınayan dosyalardan biridir.
Mahkeme elbette suçun unsurlarına bakacaktır. Sözlerin bağlamını değerlendirecektir. TCK 216'nın koşullarının oluşup oluşmadığını inceleyecektir. İfade özgürlüğü ile kamu düzeni arasındaki dengeyi kuracaktır. Ama toplum da kendi sorusunu sormaya devam edecektir:
Bir işçinin hakkını savunan sendikacı, ne zaman “tehlikeli” hale gelir?
Cevap, “işçileri örgütlediği zaman” olamaz.
Çünkü sendikanın varlık nedeni örgütlemektir.
Cevap, “sert konuştuğu zaman” da olamaz.
Çünkü demokratik toplumda sert eleştiri özgürlüğün sınırları içinde kalabilir.
Cevap, “iktidarı veya sermayeyi rahatsız ettiği zaman” hiç olamaz.
Çünkü demokrasinin görevi güçlüleri rahatsız etmeyen bir toplum üretmek değildir.
Asıl sınır şudur: Şiddet. Açık saldırı. Somut tehdit. Gerçek ve yakın tehlike.
Başkalarının temel haklarına yönelik ağır ihlal. Bunun ötesinde kalan sert, rahatsız edici ve sınıfsal eleştiriyi ceza hukukuyla susturmak, emeğin kamusal alanını daraltır.
Asıl sorusu yalnızca “işçi ne kadar ücret alıyor?” değildi.
Daha derin bir soru vardı:
İnsan kendi hayatının üretim koşulları üzerinde ne kadar söz sahibidir?
Bu soru bugün hala geçerlidir. İşçi çalışıyor ama söz söyleyemiyorsa; üretim yapıyor ama karar veremiyorsa, vergi ödüyor ama hakkını ararken korkuyorsa;
örgütlenebiliyor ama örgütlenmesinin bedelinden çekiniyorsa; o zaman mesele yalnızca düşük ücret değildir. Mesele yurttaşlığın niteliğidir.
Çünkü ekonomik eşitsizlik siyasal eşitsizliği de üretir.
Siyasal eşitsizlik ise zamanla demokratik eşitsizliğe dönüşür.
İşte emeğin tasfiyesi böyle tamamlanır. Önce işçinin pazarlık gücü azalır.
Sonra örgütlenme gücü. Sonra kamusal görünürlüğü. Sonra sözü.
En sonunda da kendi hakkını savunma cesareti.
Geriye yalnızca çalışan bir beden kalır.
Ve belki de kapitalizmin en çok istediği şey tam olarak budur:
Çalışan ama konuşmayan insan.
Fakat demokrasi bunun tersini söylemek zorundadır.
İnsan yalnızca çalışan bir beden değildir. İşçi yalnızca üretim faktörü değildir. Sendika yalnızca toplu sözleşme bürosu değildir. Hak aramak yalnızca ekonomik faaliyet değildir. Ve emek yalnızca piyasanın konusu değildir. Emek, aynı zamanda toplumun siyasal ve ahlaki meselesidir.
Bu yüzden bugün asıl mücadele yalnızca iki sendikacının özgürlüğü üzerinden yürütülen bir mücadele değildir.
Asıl mücadele, işçinin kamusal bir özne olarak kalıp kalmayacağı mücadelesidir.
Çünkü işçinin susturulduğu yerde yalnızca emek susmaz.
Toplum susar. Ve toplum sustuğunda geriye kamu düzeni değil, yalnızca sessizlik kalır. Oysa sessizlik her zaman barış değildir.
Bazen yalnızca korkunun başka adıdır.
Son olarak hukukumuz ise;
İNCE ÇİZGİ NEREDE? YARGI NASIL AYIRIYOR?
Yargıtay’ın emsal kararlarına göre 4 başlık:
Sendikalar; Hedef: Patron, şirket, devlet politikası, yasa Hedef ise suç değil
TCK 216’da ise; Halkın bir kesimi. "Zenginler", "dindarlar", "bir bölge halkı" açıklamada yer alırsa suç.
Sendikalar; açıklaması önemlidir. “Hakkımızı istiyoruz, denildiğinde suç değil
TCK 216; açıklamasında “Onlar düşman, onlara karşı ayaklanın" denildiğinde suç.
Sendikalar; Amacımız: Hak almak, sorunu çözmek olmalı denildiğinde suç değil
TCK 216; açıklamadaki Amaç Kutuplaştırmak, çatışma çıkarmak ise suç
Sendikalar; Yöntemi ise Grev, yürüyüş, basın açıklaması, pankart olması durumunda suç değil
TCK 216; Yöntemde "Şunları linç edin", "şu gruba saldırın" çağrısı durumunda suç kapsamında değerlendirilir.
Bu konuda AİHM’nin kararına da bakmakta yarar vardır.
AİHM Türkiye hakkında birçok kararda dedi ki: "İşçi eylemlerinde yapılan sert eleştiri bile ifade özgürlüğüdür. Doğrudan şiddet çağrısı yoksa TCK 216 uygulanamaz." AİHM içtihatlarında: "Siyasi ve sendikal konuşmada abartı, sertlik olabilir. Doğrudan şiddet yoksa suç değildir."

 



Bu yazı 756 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARA
GAZETEMİZ

YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
YUKARI