beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan sefaköy escort beylikdüzü escort seks hikayesi beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort esenyurt escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort alanya escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayanlar beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan
Bugun...


AV. Mesut Değer

facebook-paylas
MEKKE ANTLAŞMASI: TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK KAZANCI MASADA OLMAK-2
Tarih: 18-08-2026 00:01:00 Güncelleme: 18-08-2026 00:01:00


 

Mekke Antlaşması'nın Türkiye açısından en büyük getirisi askeri değildir.

Masadır.

Türkiye artık sadece başka güvenlik mimarilerinin tüketicisi olmak istemiyor.

Kendi çevresindeki güvenlik düzeninin kurucu aktörü olmak istiyor.

Bu, Ankara'nın son yıllardaki dış politika yönelimiyle de uyumludur.

Türkiye'nin savunma sanayii kapasitesi bunun önemli araçlarından biridir.

Baykar'ın İHA/SİHA sistemleri,

ASELSAN'ın radar ve elektronik harp teknolojileri,

TUSAŞ'ın hava platformları,

hava savunma sistemleri,

uydu ve istihbarat kapasitesi...

Bunların tamamı Türkiye'nin diplomatik pazarlık gücünü artırıyor.

Çünkü 21. yüzyılda askeri güç artık sadece asker sayısı değildir.

Teknoloji üretme kapasitesidir.

Savunma sanayii ihraç edebilme kapasitesidir.

Ortak üretim yapabilme kapasitesidir.

Müttefikinin savunma sistemine entegre olabilme kapasitesidir.

Dolayısıyla Suudi Arabistan'ın Türkiye ile savunma sanayii alanında daha fazla işbirliği yapması, Ankara açısından sadece ekonomik kazanç değildir.

Bu aynı zamanda jeopolitik sermayedir.

SUUDİ ARABİSTAN TÜRKİYE'DEN NE İSTİYOR?

Riyad'ın hesabını da romantikleştirmeyelim. Suudi Arabistan Türkiye'yi sevdiği için bu anlaşmayı yapmıyor. Türkiye de Suudi Arabistan'ı sevdiği için yapmıyor. Devletler dostlukla değil, çıkarlarla hareket eder. Riyad'ın temel meselesi güvenliktir.

İran'ın füze kapasitesi.

Yemen'deki Husiler.

Kızıldeniz.

Petrol tesisleri.

Enerji hatları.

Bölgesel istikrarsızlık.

Ve Suudi Arabistan'ın ekonomik dönüşüm projesi.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın “Vision 2030” olarak tanımlanan dönüşüm programının sürdürülebilmesi için Riyad'ın savaş değil istikrar satın alması gerekiyor.

Suudi Arabistan'ın istediği şey yalnızca askeri koruma değildir.

Öngörülebilirliktir.

Türkiye burada devreye giriyor.

Türkiye'nin askeri kapasitesi,

Pakistan'ın caydırıcılığı,

Suudi Arabistan'ın ekonomik gücü...

Bu üç unsur bir araya geldiğinde Riyad'ın elindeki pazarlık gücü artıyor

Ama Ankara açısından soru şu:

Türkiye bunun karşılığında ne kadar yük üstlenecek?

TÜRKİYE NE VERECEK?

İşte meselenin asıl nüvesi de burada.

Türkiye'nin vereceği şey yalnızca İHA, SİHA veya hava savunma sistemi değildir.

Türkiye'nin vereceği şey stratejik garantidir.

Eğer Suudi Arabistan'a yönelik bir saldırı Türkiye'nin de meselesi haline geliyorsa, Ankara'nın Ortadoğu'daki güvenlik hesabı artık Riyad'ın güvenliğinden bağımsız değildir.

Bu çok büyük bir yükümlülüktür.

Yarın Yemen'de gerilim yükseldiğinde ne olacak?

Yarın Suudi Arabistan'ın petrol tesislerine saldırı olduğunda ne olacak?

Yarın İran ile Suudi Arabistan arasında doğrudan bir çatışma çıkarsa ne olacak?

Yarın Kızıldeniz'de bir saldırı gerçekleşirse?

Yarın Pakistan-Hindistan gerilimi yeniden tırmanırsa?

Türkiye hangi noktada:

“Bu bizim savaşımız değil” diyecek?

İşte bu soruların cevabı bugün açık değildir.

Ve açık olması gerekir.

Çünkü dış politikada bir anlaşmayı imzalamak kolaydır.

Onun doğuracağı sonuçları yönetmek zordur.

“TÜRKİYE SAVAŞA GİRER Mİ?”

Burada muhalefetin de iktidarın da meseleyi sloganlardan çıkarması gerekiyor.

Anlaşma Türkiye'yi herhangi bir saldırı durumunda otomatik olarak savaşa sokuyor demek doğru değildir.

Ama “Türkiye'nin hiçbir savaş riski yok” demek de doğru değildir.

İki farklı şeyi birbirine karıştırmayalım.

Birincisi uluslararası yükümlülük.

İkincisi iç hukuk.

Üçüncüsü siyasi karar.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 90. maddesi milletlerarası antlaşmaların onaylanmasına ilişkin temel çerçeveyi düzenler.

1. Madde ise Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve

Yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunması gibi konularda TBMM'nin yetkisini düzenler.

Dolayısıyla anlaşmanın varlığı ile Türkiye'nin otomatik biçimde savaşa girmesi aynı şey değildir.

Ancak kolektif savunma taahhüdü de hafife alınamaz.

Çünkü devletlerarası anlaşmalar sadece hukuki metinler değildir.

Siyasi beklentiler de yaratırlar.

Yarın Suudi Arabistan saldırıya uğradığında Türkiye'den “gereken desteği” vermesi beklenebilir.

Bu destek istihbarat olabilir. Silah olabilir. Lojistik olabilir. Savunma sistemi olabilir. Askeri personel olabilir.

Ve koşullar çok daha ağırlaşırsa doğrudan askeri güç olabilir.

O halde mesele “otomatik savaş” değildir.

Mesele şudur:

Türkiye hangi aşamada ne kadar destek vereceğini şimdiden belirleyebilecek mi?

Asıl demokratik denetim sorusu budur.

MUHALEFETİN SORMASI GEREKEN SORULAR

Muhalefetin bu anlaşmaya yalnızca “Sünni NATO kuruluyor” diyerek karşı çıkması yeterli değildir.

Çünkü bu söylem hem yüzeysel hem de kolay çürütülebilir.

Asıl sorular daha ağırdır:

Türkiye'nin yükümlülüğü tam olarak nedir?

Ortak savunma komitesinin yetkileri nelerdir?

Daimi sekretaryanın görev alanı nedir?

Türkiye'nin ortak askeri planlama mekanizmasındaki rolü nedir?

Ortak tatbikatların maliyeti nedir?

Savunma sanayii projelerinin finansmanı nasıl yapılacaktır?

Suudi Arabistan'da Türk askeri unsurlarının bulunması gündeme gelecek midir?

Pakistan'ın nükleer kapasitesinin bu ittifakın caydırıcılığındaki rolü nedir?

İran'la yaşanabilecek bir kriz halinde Türkiye'nin siyasi ve askeri pozisyonu ne olacaktır?

Ve en önemlisi:

TBMM'nin denetimi hangi aşamada devreye girecektir?

İşte muhalefetin gerçek muhalefeti budur.

Yoksa anlaşmaya “Sünni NATO” deyip geçmek, meseleyi basitleştirmekten başka bir işe yaramaz.

İBN HALDUN'UN “ASABİYET”İ: ÜÇ ÜLKE NEDEN BİR ARADA?

Burada yeniden İbn Haldun'a dönmek gerekiyor.

İbn Haldun'un Mukaddime'de kullandığı asabiyet kavramını yalnızca kabile dayanışması olarak okumak büyük hata olur.

Asabiyet aynı zamanda ortak tehdit karşısında ortaya çıkan dayanışma kapasitesidir.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın bütün meselelerde aynı düşündüğünü kimse iddia edemez.

Türkiye'nin İran'la ilişkileri vardır. Pakistan'ın Hindistan meselesi vardır.

Suudi Arabistan'ın Körfez ve İran merkezli güvenlik sorunları vardır.

Üçünün dış politika öncelikleri birbirinden farklıdır.

Ama bir ortaklık alanı vardır:

Güvenlik.

Bu nedenle Mekke Antlaşması'nı bir ideolojik birlikten çok, stratejik çıkarların kesişmesi olarak okumak daha doğrudur.

İbn Haldun bugün yaşasaydı belki de şunu söylerdi:

Toplulukları yalnızca aynı düşünce değil, bazen aynı korku da birleştirir.

MISIR NEDEN YOK?

Şimdi gelelim işin en ilginç tarafına.

Mısır.

Kahire Üniversitesi  Siyaset Bilimi öğretim üyesi. El Cezire ve  Mısır muhalif kanallarında yorumcu. Dr özedin Mahmud iddiası

“Mısır, Sisi yönetimi Sünni ittifaka dahil edilecekti. Ama Sisi’ye verilen kritik bilgiler İsrail ve ABD’ye aktarıldığı için ittifaka dahil edilmedi.”

İddianın 3 ana noktası

1. Davet vardı: Mekke Antlaşması müzakereleri 1 yıldır sürüyordu. İlk taslakta Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan + Mısır 4'lü olacaktı.

2. Dahil edilmedi: Son anda Mısır çıkarıldı. Gerekçe: “bilgi güvenliği”

3. Sebep: Sisi yönetiminin kendisine brifing verilen “İran ve İsrail'e dair istihbaratı” Tel Aviv ve Washington ile paylaştığı yönünde istihbarat gelmesidir.

Bu noktadan çıkış yaparak,

Eğer Mekke Antlaşması gerçekten büyümek istiyorsa, Kahire'nin nerede duracağı çok önemli.

Çünkü Mısır'ın askeri kapasitesi, Arap dünyasındaki siyasi ağırlığı, Süveyş Kanalı, Kızıldeniz bağlantısı ve Afrika'daki konumu denklemi değiştirebilir.

Ancak burada özellikle dikkatli olmak gerekiyor.

Mısır'ın anlaşmaya dahil edilmemesinin “bilgi sızdırma” gerekçesiyle bağlantılı olduğu yönünde iddialar yer alıyor.

Mısır'ın neden dışarıda kaldığına dair stratejik sorunun kendisi son derece önemlidir.

Çünkü Kahire'nin Washington'la ilişkileri vardır. İsrail'le güvenlik ilişkileri vardır. Körfez'le ekonomik ilişkileri vardır. Gazze'de arabuluculuk rolü vardır.

 

Süveyş Kanalı vardır. Ve Mısır'ın kendi bölgesel hesapları vardır.

Bu nedenle Mısır'ın Mekke Antlaşması'na katılması yalnızca yeni bir üyenin eklenmesi olmayacaktır.

Antlaşmanın karakterini değiştirecektir.

Üçlü yapı “bölgesel savunma ortaklığı” olarak kalabilir.

Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan-Mısır dörtlüsü ise çok daha geniş bir jeopolitik blok görüntüsü yaratabilir.

İşte ABD ve İsrail'in dikkatini asıl bu çeker.



Bu yazı 650 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARA
GAZETEMİZ

YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
YUKARI