Ben bu değerlendirmeyi süreci eleştirmek amacıyla yapmıyorum.
Tam tersine...
Terörsüz Türkiye hedefinin başarıya ulaşmasını isteyen biri olarak, geçmiş tecrübelerden ders çıkarılmasının zorunlu olduğunu düşünüyorum.
Yasa ne kadar güven verici, şeffaf ve öngörülebilir olursa, başarı ihtimali de o kadar artacaktır.
"Topluma Entegrasyon Yasası" mı, "Eve Dönüş Yasası" mı?
Bugün itibarıyla hazırlanmakta olan düzenlemenin resmi adı henüz belli değildir.
Ancak kamuoyuna yansıyan komisyon değerlendirmelerinde "Topluma Entegrasyon Yasası" ifadesinin kullanıldığı görülmektedir.
Bu nedenle kamuoyunda zaman zaman "Eve Dönüş Yasası" veya "Topluma Yeniden Kazandırma Yasası" şeklinde isimlendirmeler de yapılmaktadır.
Aslında bu yaklaşım Türkiye açısından tamamen yeni değildir.
2008 yılında yayımladığım "Kürt Sorunu" isimli kitabımda da silah bırakan örgüt mensuplarının topluma yeniden kazandırılmasına ilişkin hukuki modellerin nasıl oluşturulabileceğini ayrıntılı biçimde ele almış, güvenlik ile hukuk arasındaki dengenin nasıl kurulabileceğine ilişkin önerilerimi paylaşmıştım.
Bugün kamuoyunda tartışılan birçok başlığın, o tarihte dile getirdiğim önerilerle benzerlik göstermesi dikkat çekicidir.
Kimler Yararlanabilecek?
Kamuoyuna yansıyan değerlendirmelere göre hazırlanacak düzenleme örgüt mensupları arasında hukuki bir ayrım yapacaktır.
Buna göre:
Doğrudan öldürme, bombalama, ağır yaralama ve benzeri kanlı eylemlere katılmamış örgüt mensuplarının belirli şartları yerine getirmeleri hâlinde düzenlemeden yararlanabilmeleri,
Buna karşılık kanlı eylemlere katıldığı tespit edilen kişiler hakkında ise genel ceza hükümlerinin uygulanmaya devam edilmesi öngörülmektedir.
Dolayısıyla tartışılan model, genel af anlayışından ziyade bireysel sorumluluk esasına dayalı bir hukuk mekanizmasını esas almaktadır.
Kamuoyuna yansıyan bazı değerlendirmelerde güvenlik birimlerinin analizlerine göre yaklaşık 1.000 sivil unsur ile 8.000 civarında örgüt mensubunun bu süreçten yararlanabileceği ifade edilmektedir.
Buna karşılık örgütün üst düzey yönetim kadrosunda bulunan yaklaşık 1.100 kişinin ise bu düzenleme kapsamı dışında tutulabileceği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.
Ancak bu rakamların ve değerlendirmelerin resmileşmiş veriler olmadığını, kanun teklifinin henüz TBMM'ye sunulmadığını özellikle belirtmek gerekir.
Cezaevindeki Hükümlüler ve Tutuklular
Kanaatimce bugün cevap bekleyen en önemli hukuki soru, cezaevinde bulunan örgüt mensuplarının durumudur.
Kamuoyunda konuşulan model daha çok silah bırakarak teslim olacak kişiler üzerine kurulmaktadır.
Peki, halen cezaevinde bulunan tutuklu ve hükümlüler bu düzenlemeden yararlanabilecek midir?
Yararlanacaklarsa hangi şartlar aranacaktır?
Etkin pişmanlık hükümleri mevcut infaz sistemiyle nasıl ilişkilendirilecektir?
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması veya denetimli serbestlik gibi kurumlar cezaevinde bulunan kişiler bakımından nasıl uygulanacaktır?
Bu soruların cevabı henüz verilmiş değildir.
Kanun teklifinin TBMM'ye sunulmasıyla birlikte bu hususların ayrıntılı biçimde açıklığa kavuşturulması gerekecektir.
Benzerlikler ve Ayrışan Noktalar
Bugün kamuoyuna yansıyan bilgiler ışığında hazırlanması beklenen düzenlemenin temel işleyişi önceki etkin pişmanlık uygulamalarıyla önemli ölçüde benzerlik göstermektedir.
Benzer yönleri şunlardır:
Buna karşılık farklı olması beklenen yönler ise şunlardır:
Dolayısıyla bugün tartışılan konu yalnızca yeni bir ceza hukuku düzenlemesi değildir.
Asıl tartışılan husus, Türkiye'nin yaklaşık kırk yıldır devam eden silahlı çatışmayı hangi hukuki ve siyasal model üzerinden sona erdirmeye çalıştığıdır.
Bu nedenle hazırlanacak düzenlemenin başarısı yalnızca çıkarılacak kanuna değil; toplumda oluşturacağı güvene, hukuk devleti ilkelerine bağlılığına ve toplumsal meşruiyetine bağlı olacaktır.
Pax Türkiye: Yeni Bir Güvenlik Doktrini mi, Yeni Bir Barış Paradigması mı?
Son dönemde "Terörsüz Türkiye" süreciyle birlikte kamuoyunda sıkça dile getirilen kavramlardan biri de "Pax Türkiye" olmuştur.
Latince "Pax" kelimesi "barış" anlamına gelmektedir. Tarihte "Pax Romana", "Pax Britannica" ve "Pax Americana" kavramları, belirli bir gücün kendi coğrafyasında oluşturduğu düzeni ve istikrarı ifade etmek için kullanılmıştır.
Bugün dile getirilen "Pax Türkiye" kavramı ise Türkiye'nin yalnızca kendi sınırları içerisinde değil, aynı zamanda yakın coğrafyasında da güvenlik ve istikrar üreten bir ülke olmasını ifade etmektedir.
Bu yaklaşımın temel amacı, 1984 yılından bu yana devam eden silahlı çatışma sürecini sona erdirerek yalnızca terörü bitirmek değil; aynı zamanda Türkiye'nin iç barışını sağlamlaştırırken bölgesel güvenliğin de temel aktörlerinden biri hâline gelmesini sağlamaktır.
Devletin kullandığı kavram "Terörsüz Türkiye"dir.
PKK tarafının kullandığı söylem ise daha çok "demokratik siyaset alanının genişletilmesi" şeklindedir.
Tarafların kullandıkları kavramlar farklı olsa da tartışmanın merkezinde aynı hedef bulunmaktadır:
Silahlı çatışmanın sona erdirilmesi.
Yaklaşık kırk yıldır devam eden bu süreçte on binlerce insan hayatını kaybetmiş, milyonlarca vatandaş doğrudan veya dolaylı olarak etkilenmiş, milyarlarca dolarlık kamu kaynağı güvenlik harcamalarına ayrılmıştır.
Dolayısıyla bugün tartışılan mesele yalnızca bir güvenlik meselesi değildir.
Aynı zamanda ekonomik kalkınma, demokratikleşme, hukuk devleti, sosyal barış ve toplumsal bütünleşme meselesidir.
TBMM Komisyonunun Yol Haritası Ne Söylüyor?
Kamuoyuna yansıyan bilgiler doğrultusunda TBMM bünyesinde oluşturulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından hazırlanan yol haritası, bugün tartışılan sürecin siyasal çerçevesini oluşturmaktadır.
Ancak burada önemli bir ayrımı yapmak gerekir.
Komisyon raporu bir kanun değildir.
Bağlayıcı hukuk normu değildir.
Hükümete sunulmuş tavsiye niteliğinde bir politika metnidir.
Dolayısıyla raporda yer alan önerilerin tamamının kanunlaşacağını söylemek mümkün değildir.
Ancak yine de kamuoyuna yansıyan başlıklar, yasa koyucunun nasıl bir çerçeve üzerinde çalıştığını göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
Raporda öne çıkan başlıklar şu şekilde özetlenebilir:
Birinci olarak anayasal çerçeve...
Anayasa'nın 66. maddesinde yer alan Türk milleti tanımının korunacağı, anayasanın ilk dört maddesinin tartışmaya açılmayacağı ifade edilmektedir.
Buna karşılık temel hak ve özgürlükler ile demokratik standartların güçlendirilmesine yönelik çalışmalar yapılabileceği belirtilmektedir.
Bu yaklaşım, son yıllarda sıkça tartışılan "kimlik tartışmaları"nın anayasal düzlemde kapatılmasının amaçlandığını göstermektedir.
İkinci başlık silahsızlanma ve örgütsel fesih sürecidir.
Silah bırakmanın yalnızca bireysel değil, örgütsel düzeyde de tamamlanması hedeflenmektedir.
Silahlı yapının tamamen sona ermesi, sürecin temel şartı olarak görülmektedir.
Üçüncü başlık topluma entegrasyon yasasıdır.
Silah bırakan kişilerin yeniden toplumsal yaşama katılmalarını sağlayacak hukuki mekanizmaların oluşturulması planlanmaktadır.
Meslek edindirme, psikolojik destek, istihdam ve sosyal uyum programlarının bu kapsamda değerlendirilmesi beklenmektedir.
Dördüncü başlık mağdur haklarıdır.
Şehit aileleri, gaziler ve terör mağdurlarının haklarının korunması, zararlarının giderilmesi ve süreç hakkında bilgilendirilmeleri, toplumsal meşruiyet açısından büyük önem taşımaktadır.
Kanaatimce hazırlanacak kanunda yalnızca örgüt mensuplarının haklarının değil, terörden zarar gören vatandaşlarımızın haklarının da açık biçimde güvence altına alınması gerekmektedir.
Aksi halde toplumsal vicdanın ikna edilmesi güçleşecektir.
Beşinci başlık demokratik siyaset alanıdır.
Kamuoyunda yapılan değerlendirmelerde demokratik siyasetin güçlendirilmesi ve şiddetin tamamen siyaset dışına çıkarılması hedeflenmektedir.
Ancak burada dikkat çekici olan husus şudur:
Bugüne kadar kamuoyuna yansıyan bilgiler daha çok güvenlik ve ceza hukuku boyutuna ilişkindir.
Demokratikleşmeye ilişkin somut hukuki reformların neler olacağı henüz açıklanmış değildir.
Bana göre sürecin en önemli eksikliklerinden biri de budur.
Çünkü Kürt meselesi yalnızca güvenlik eksenli bir konu değildir.
Aynı zamanda demokrasi, hukuk devleti, yerel yönetimler, siyasal temsil, ekonomik kalkınma ve temel haklar meselesidir.
Eğer süreç yalnızca silah bırakmaya indirgenirse, uzun vadeli toplumsal barışın sağlanması güçleşebilir.
Dil, Kültür ve Yerel Yönetimler
Komisyon değerlendirmelerine göre Anayasa'nın 42. maddesinde yer alan eğitim diline ilişkin hükmün korunması öngörülmektedir.
Başka bir ifadeyle Türkçe eğitim dili olmaya devam edecektir.
Buna karşılık yaşayan diller ve lehçelere ilişkin mevcut kültürel uygulamaların geliştirilmesi, seçmeli derslerin sürdürülmesi, üniversitelerde ve kültürel faaliyetlerde bu alanların desteklenmesi yönünde öneriler bulunmaktadır.
Yine yerel yönetimlere ilişkin olarak kayyum uygulamalarının mevcut terör mevzuatı çerçevesinde yeniden değerlendirilmesine yönelik öneriler de kamuoyuna yansımıştır.
Ancak bunların tamamı bugün için yalnızca öneri niteliğindedir.
Kanun teklifinin TBMM'ye sunulmasıyla birlikte hangi düzenlemelerin korunacağı, hangilerinin değiştirileceği netlik kazanacaktır.
Cevap Bekleyen Sorular
Bugün elimizde bir kanun metni bulunmadığı için cevap bekleyen çok sayıda hukuki soru bulunmaktadır.
Örneğin;
Bu soruların tamamı ancak kanun metni açıklandığında cevap bulacaktır.
Sonuç: Kanunun Başarısı Adında Değil, Güven Vermesinde Gizlidir
Bugün kamuoyuna yansıyan bilgiler birlikte değerlendirildiğinde, hazırlanması beklenen düzenlemenin yöntem bakımından geçmiş etkin pişmanlık uygulamalarıyla önemli ölçüde benzerlik taşıdığı görülmektedir.
Silahla teslim olma…
Örgütsel faaliyetlerden vazgeçtiğini samimi biçimde beyan etme…
Milli İstihbarat Teşkilatı'nın hazırlayacağı değerlendirme raporu…
Uzmanlaşmış yargılama sistemi…
Bütün bunlar daha önce uygulanan modelleri büyük ölçüde hatırlatmaktadır.
İşte tam da bu nedenle yasa koyucunun en fazla dikkat etmesi gereken husus, yeni düzenlemenin toplumda ve başvuru yapması beklenen kişiler nezdinde yalnızca "yeni bir pişmanlık yasası" olarak algılanmamasıdır.
Ben bu değerlendirmeleri süreci eleştirmek için yapmıyorum.
Tam tersine, hedef gerçekten "Terörsüz Türkiye" ise, geçmiş tecrübelerden ders çıkarılması gerektiğine inanıyorum.
Temennim; hazırlanacak düzenlemenin yalnızca bir ceza hukuku metni olarak kalmaması, aynı zamanda toplumsal barışı güçlendiren, mağdur haklarını gözeten, hukuk devleti ilkelerinden ayrılmayan ve güven veren bir model hâline gelmesidir.
Son söz olarak şunu ifade etmek isterim:
Bugün konuştuğumuz bütün hususlar, kamuoyuna yansıyan açıklamalar ve komisyon değerlendirmelerine dayanmaktadır.
Nihai değerlendirmeyi ise ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulacak kanun teklifini madde madde gördükten sonra yapmak mümkündür.
Çünkü hukukta esas olan açıklamalar değil, yürürlüğe giren kanun metnidir.
O gün geldiğinde, teklifin her maddesini hukuk devleti, demokratik meşruiyet, toplumsal barış ve milli güvenlik perspektifinden yeniden değerlendireceğiz.
Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, sadece silahların susması değil hukukun üstünlüğü, adalet duygusu ve toplumsal güven üzerine inşa edilmiş kalıcı bir barıştır.