Diyarbakır’dan bir okuyucumuz WhatsApp hattımız üzerinden bir mesaj gönderdi.
İlk bakışta sıradan bir sitem gibi görünebilir.
Biraz dikkatli okuyunca, aslında hepimizin hayatına dokunan çok daha büyük bir soruyu ortaya koyuyor:
Biz neyi kaybettik?
Okuyucumuz söze çok basit bir yerden giriyor:
“Rutin olarak yaşanması gereken pek çok şey yok olup gitti. En basitinden, fırınlardan gelen o ekmek kokusu…”
Gerçekten de öyle.
Eskiden bir fırının önünden geçerken burnunuza sıcak ekmek kokusu çarpar, daha fırına girmeden içeride ekmek piştiğini anlardınız.
Hele Diyarbakır gibi ekmek kültürünün güçlü olduğu bir şehirde bu koku, yalnızca bir koku değildi.
Bir mahallenin kokusuydu.
Bir çocukluk hatırasıydı.
Bir ev sıcaklığıydı.
Şimdi ise okuyucumuz çok basit ama çarpıcı bir soru soruyor:
“Sorun fırında mı, burnumuzda mı, yoksa beynimizdeki algıda mı?”
Belki, asıl mesele burada başlıyor.
Kaybettiğimiz şey yalnızca ekmek kokusu olmayabilir.
Bir şeyler değişti
Eğitimden sağlığa, aile ilişkilerinden toplumsal değerlere kadar hayatın neredeyse her alanında büyük bir değişimin içinden geçiyoruz.
Okuyucumuz eğitim sistemine dikkat çekiyor:
“Bir dönem iyi bir eğitim diyorduk. Eğitim bitti, sorular çalındı, sistem çöktü. Mühendisi bile Millî Eğitim Bakanı yaptılar bu ülkede.”
Sağlığa geliyor:
“Liyakatsiz atamalar, pandemi, doktorların ülkeden ayrılması… ‘Gitmek isteyen doktor gitsin’ dediler, onlar da gitti.”
Sonra din ve diyanet meselesini soruyor:
“Din, diyanet nerede, ne yapar, kimse bilmiyor. Tek dertleri cuma günleri cemaatten para istemek gibi görünüyor. Yeni atanan başkanın makamından çok yurt dışındaki gezileri konuşuluyor. Amaç ne, gaye ne?”
Bunlar, bir okuyucunun kendi penceresinden yaptığı değerlendirmeler.
Katılırız, katılmayız.
Eleştiririz, eleştirmeyiz.
Gözden kaçırmamamız gereken bir nokta var:
İnsanlar artık yalnızca ekonomik sorunlardan değil, hayatın anlamından ve toplumun gidişatından da yoruluyor.
Her yer siyaset, her yer öfke
Belki de çağımızın en büyük yorgunluklarından biri bu.
Televizyonu açıyorsunuz siyaset.
Sosyal medyaya giriyorsunuz siyaset.
Bir haberin altına bakıyorsunuz kavga.
Bir paylaşımın altına bakıyorsunuz hakaret.
İnsanlar birbirini dinlemekten çok birbirine cevap vermeye çalışıyor.
Okuyucumuz bunu şöyle anlatıyor:
“İçimiz dışımız siyaset, muhalefet ve kavga oldu. Televizyon açıp izlemiyoruz. Sosyal medyada öfkeli insanların birbirlerine hakaretlerini izlemekten mental bir yorgunlukla dolaşır olduk.”
Tam da burada durmak gerekiyor.
Sürekli tartışan, sürekli öfkelenen, sürekli birbirine bağıran bir toplumun bir süre sonra konuşmayı değil, yalnızca tepki vermeyi öğrenmesi kaçınılmaz.
Ve belki de bunun bedelini en çok evlerimizde ödüyoruz.
Aynı evde yaşayan yabancılar
Okuyucumuzun mesajındaki en ağır cümlelerden biri şu:
“Dil değişti, tavır değişti, davranış değişti. Kendi evinde, kendi canından olan insanlarla bile yabancı gibi yaşıyorsun.”
Bu cümle, üzerinde uzun uzun düşünmeyi hak ediyor.
Aynı sofrada oturup farklı ekranlara bakan aileler…
Aynı evin içinde birbirleriyle mesajlaşan insanlar…
Yan yana olduğu halde birbirinden habersiz yaşayan eşler, anne babalar, çocuklar…
Birbirimize yakınız ama birbirimizden uzağız.
Hızlı iletişim çağında belki de en büyük iletişim sorununu yaşıyoruz.
Ahlâk, hürmet ve muhabbet
Okuyucumuz, “Ahlak bitti. Sevgi bitti. Hürmet, muhabbet bitti” diyor.
Bu cümle belki biraz ağır.
Toplumun her kesiminde artan tahammülsüzlüğe baktığımızda, tamamen yabana atılacak bir cümle de değil.
Eskiden farklı düşünmek mümkündü.
Ama birbirine saygı duymak da mümkündü.
Şimdi ise farklı düşünmek, çoğu zaman karşı tarafı düşman ilan etmek için yeterli hale geldi.
Toplumları ayakta tutan yalnızca yasalar değildir.
Güven, vicdan, merhamet, saygı ve birbirine duyulan aidiyet de bir toplumun görünmeyen kolonlarıdır.
Bunlar zayıfladığında binalar ayakta kalsa bile toplumun ruhunda çatlaklar oluşmaya başlar.
Belki de mesele gerçekten ekmek kokusudur
Okuyucumuz mesajının sonunda çok güzel bir yere geliyor.
“İnsanlar robotlaştı” diyor.
Sonra da farklı olan insanların, bize unuttuğumuz şeyleri yeniden fark ettirdiğini söylüyor.
Ve yazısını şu düşünceyle bitiriyor:
“Belki bugün fırının kokusunu alırsın. Farklı bir aktivite olur senin yaşantında.”
İşte belki de bütün meselenin özeti burada.
Belki artık hayatın büyük sorunlarını çözmek için önce küçük şeyleri yeniden fark etmemiz gerekiyor.
Bir fırından yükselen ekmek kokusunu…
Komşunun selamını…
Bir büyüğün elini öpmeyi…
Bir çocuğun gözlerine bakarak konuşmayı…
Aynı sofrada telefonu bir kenara bırakmayı…
Bir insanı farklı düşündüğü için düşman görmemeyi…
Önemlisi, insan olduğumuzu yeniden hatırlamayı.
Bazen bir toplumun ne kadar değiştiğini anlamak için büyük istatistiklere bakmaya gerek yoktur.
Bir fırının önünden geçersiniz.
Eskiden burnunuza gelen ekmek kokusunu ararsınız.
Ve kendinize şu soruyu sorarsınız:
“Ekmek kokusu mu kayboldu, yoksa biz mi kokuları almaktan vazgeçtik?”
Belki de cevap, ikisinin arasında bir yerde.
Okuyucumuza bu samimi mesajı için teşekkür ediyorum.
Ve bu hafta sonu size küçük bir önerim var:
Bir fırının önünden geçerken acele etmeyin.
Bir an durun.
Derin bir nefes alın.
Bakalım hâlâ ekmek kokusunu alabiliyor musunuz?
İyi hafta sonları.