beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan sefaköy escort beylikdüzü escort seks hikayesi beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort esenyurt escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort alanya escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayanlar beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan
Bugun...


Doç.DrAhmet ÖNEN

facebook-paylas
Kardeşlik Söylemi ile Gerçeklik Arasındaki Çelişki
Tarih: 15-09-2026 00:02:00 Güncelleme: 15-09-2026 00:02:00


 

 Türkiye Kürdistanı’nda Kürtçenin resmî dil olarak kabul edilmemesi, Kürt çocuklarının kendi ana dilleriyle eğitim ve öğretim görmelerinin önündeki en temel engellerden biridir. Eğitim sisteminin yalnızca Türkçe üzerinden yürütülmesi, bir taraftan Kürtçenin kamusal ve eğitim alanındaki varlığını zayıflatırken, diğer taraftan asimilasyonu hızlandıran güçlü bir işlev görmektedir. Çocuklar daha küçük yaşlardan itibaren kendi kimliklerinden ve dillerinden uzaklaştırılarak Türkçe merkezli bir eğitim sisteminin içerisine alınmaktadır. 

Meselenin yalnızca eğitim diliyle sınırlı olmadığını da görmek gerekir. Ordu, istihbarat ve emniyet yapılanmalarının Kürtlüğe karşı güvenlikçi anti Kürd bir anlayış üzerine inşa edildiği kanaati, Kürt toplumunda derin bir güvensizlik meydana getirmektedir. Kürt ve Kürdistan’a ait herhangi bir sembolün, hatta Kürtleri veya Kürdistan’ı çağrıştırabilecek herhangi bir işaretin dahi Türkiye ve Türk devleti açısından tehdit olarak algılanması, meselenin ne kadar geniş bir güvenlik perspektifi içerisinde değerlendirildiğini göstermektedir. 

Yönetim açısından bakıldığında ise Kürdistan bölgesindeki belediyelerin önemli bir kısmı Kürt siyaseti adına seçimlerle kazanılmış olsa bile, Türk üniter yapısı içerisinde faaliyet göstermek zorunda bırakıldıkları için tam anlamıyla Kürt ve Kürdistan belediyeleri olarak bir fonksiyon icra edememektedirler. Dahası, halkın oylarıyla seçilen bazı belediye başkanları, haklarında kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan görevlerinden alınmış ve yerlerine merkezî yönetim tarafından kayyum atanmıştır. Bununla da yetinilmemiş; görevden alınan bazı belediye başkanları hapse atılmıştır. Böylece sandıkta ortaya çıkan halk iradesi ile merkezî yönetimin müdahalesi arasında ciddi bir çelişki ortaya çıkmıştır. 

Kürt kimliğinin anayasal ve siyasal düzeyde tanınmaması da meselenin başka bir boyutudur. Kürtler, kendi kimlikleriyle diğer toplumsal ve siyasal yapılarla eşit biçimde muhatap olamadıkları için resmî olarak Türk kimliği içerisinde değerlendirilmekte ve diğer yapılarla bu çerçevede ilişki kurmak zorunda bırakılmaktadırlar. Bu durum ise Kürt kimliğinin zaman içerisinde Türklük içerisinde eritilmesini ve asimilasyonun hız kazanmasını beraberinde getirmektedir. 

Daha da dikkat çekici olan husus, Kürdistan’ın ve Kürtlerin hak ve hukukunu İslami bir çerçevede Kur ani bir reçete ile savunmaya çalıştığınızda bile karşınıza çıkan anlayıştır. Menfi milliyetçiliğin, ırkçılığın mabut seviyesine çıkarıldığı bir ortamda, farklı bir kimliğin ve halkın hukukunu savunmak, mevcut üniter yapıya karşı “şerik”, yani ortak çıkarmak gibi değerlendirilmektedir. Böyle bir anlayışta, Kürtlerin haklarını savunmak dahi kolaylıkla “müşriklik” veya “kâfirlik” kategorisine eşdeğer suçlamalarla karşı karşıya bırakılabilmektedir. 

Oysa sürekli nazara verilen “kardeşlik” söyleminin gerçek bir hukuk zemini üzerinde yükselmesi gerekir. Kardeşlik hukukunun anayasal ve hukuki düzeyde karşılığı yoksa, hatta kardeş olarak kabul edilen topluluğun ayrı bir kimliğe sahip olma hakkı dahi resmen tanınmıyorsa, yalnızca kardeşlik söylemini tekrarlamak adaletin yerine geçmez. Bir tarafta bütün imkânları, yetkileri ve kimlik tanımlama hakkı elinde bulunan egemen kardeş; diğer tarafta ise kimliği, dili ve hukukî varlığı tartışmalı hâle getirilen kardeş varsa, yalnızca “hepimiz kardeşiz” demek adaletsizliği ortadan kaldırmaz. Bilakis mevcut dengesizliğin devamına hizmet eder. 

Asıl mesele de tam burada başlamaktadır. 

Hak ve hukuku yeterince tanınmayan bir milletin hakkını ve hukukunu savunmak, onu içinde bulunduğu olumsuz durumdan kurtarmak için en küçük bir gayret göstermek dahi “teröristlik” veya “bölücülük” suçlamasıyla karşı karşıya kalabilmektedir. İnsanlar hedef gösterilmekte, sistem içerisinde ötekileştirilmekte, hayat alanları daraltılmakta ve nihayetinde göçe veya hapse mahkûm edilebilmektedir. Hatta bazı durumlarda mesele, insanın can güvenliğini dahi tehdit eden bir noktaya taşınabilmektedir. 

Bana zaman zaman şu soru soruluyor: “Hocam, siz bölücü müsünüz, yoksa Müslüman mısınız?” 

Bu soru, aslında meselenin geldiği noktayı bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Çünkü burada “bölücülük” artık sıradan bir siyasi itham olmaktan çıkıp, “kâfirlik” yerine kullanılan bir kavrama dönüşüyor. Bir Müslümanın kendi halkının hakkını, hukukunu, dilini ve kimliğini savunması ile dininden çıkması arasında hiçbir mantıksal bağ bulunmamasına rağmen, bu iki kavramın aynı cümle içerisinde karşı karşıya getirilmesi, nasıl bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. 

Oysa adalet, kimliğe göre değişmez. Bir hakkın sahibi Kürt olduğu için o hak değersizleşmez; Türk olduğu için de daha değerli hâle gelmez. İslam’ın adalet anlayışı, insanlara mensup oldukları kavim veya millet üzerinden değil, hak ve hukuk üzerinden yaklaşmayı gerektirir. Dolayısıyla mesele, bir halkı başka bir halkın karşısına koymak değildir. Mesele, inkâr edilen veya sınırlandırılan bir kimliğin hukukunu savunabilmektir. Mesele, bir başkasının hakkını almak değil; herkes için adil bir hukuk düzeninin kurulmasını istemektir. Gerçek kardeşlik de ancak burada başlar. Kardeşlik, bir tarafın diğer taraf üzerinde tahakküm kurması ve ötekinin bu durumu kabullenmesi değildir. Kardeşlik, güçlü olanın mevcut üstünlüğünü muhafaza etmesi de değildir. Gerçek kardeşlik, kardeşlerin hukukunun eşit biçimde tanınması ve herkesin kendi kimliğiyle onurlu bir şekilde yaşayabilmesidir. 

Bu nedenle Kürtlerin dilini, kimliğini, tarihini ve hukukunu savunmak; düşmanlık değil, adalet talebidir. Bu talebi dile getiren herkesi terörist, bölücü veya düşman olarak görmek ise sorunu çözmek yerine daha da derinleştirmektedir. 

Asıl sorgulanması gereken, hakkını isteyenin neden “bölücü” ilan edildiği değil midir? 

Ve belki de en temel soru şudur: 

Bir ülkede gerçek kardeşlikten söz edebilmek için önce kardeş olarak gördüğünüz insanların kimliğini, dilini ve hukukunu tanımak gerekmiyor mu?

Doç.DrAhmet ÖNEN
Öğretim Üyesi



Bu yazı 445 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARA
GAZETEMİZ

YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
YUKARI