Dünya sahnesinde pırıltılı ışıkların, sahte alkışların, modern zaman
hezeyanlarının ve ruhu baştan aşağı çürüten popüler kültürün zirvesindeyken,
modern çağın parıltılı putlarını elinin tersiyle itip hidayete eren Cat
Stevens—yani Müslüman olduktan sonraki adıyla Yusuf İslam’ın—Türkiye
ziyareti, medyamızın vizyonsuz, sığ, ezberci ve sömürge aydını zihniyetini bir
kez daha turnusol kağıdı gibi ortaya çıkardı. Kendi medeniyetine, köklerine,
inancına ve toplumsal dinamiklerine yabancılaşmış; buna mukabil, Batı’nın
kokuşmuş zihniyetini, ahlaki çöküntüsünü ve insanlığı tüketen yaşam tarzını
"medeniyet" zanneden bir muhabirin, baştan sona cehalet kokan o meşhur
sorusu ve ardından aldığı o muazzam, okyanus ötesi cevap, sadece o
muhabirin şahsında kalmamıştır. Bu sarsıcı cevap, asırlardır bu asil millete
Batı hayranlığını dayatan, kendi halkını aşağılamayı marifet sayan tüm sözde
entelektüel çevrelerin ve batıperest zihniyetin yüzünde patlayan tarihi bir tokat
niteliğindedir.
Magazin kültürünün sığ, sığ olduğu kadar da kokuşmuş sularında çırpınan,
İslam’ın evrensel hukukundan, insan fıtratına getirdiği yüce çözümlerden ve
toplumsal dengeleri koruyan adalet mekanizmasından zerre kadar nasibini
almamış bu muhabir, güya "Batılı ve aydın" bir sanatçıyı kendi ülkesinde
köşeye sıkıştıracağını zannederek şu soruyu yöneltti: “Girdiğiniz İslam dininde
bir erkeğin dört kadınla evlenmesine ne diyeceksiniz? Yani bunun mantığını
nasıl kabul edeceksiniz? Siz bir Batılı, aydın bir şarkıcı olarak bunu nasıl kabul
ettiniz?”
Soruya, sorunun arkasındaki üsluba ve gizlenemeyen o kibirli edaya bakar
mısınız? İçinde baştan aşağı aşağılık kompleksi, oryantalist bir bakış açısı,
gizli bir İslam düşmanlığı ve her şeyden önemlisi zifiri bir cehalet barındırıyor.
İşte bu cahil cühela zihniyete Yusuf İslam’ın verdiği, adeta her bir kelimesi ders
niteliğindeki o muhteşem, sarsıcı ve Batı’nın makyajını tek hamlede indiren
cevap, sosyolojik bir manifesto olarak tarihe geçmiştir:
“Sen, beni eski hâlimle tanıdığını söylüyorsun. Ben Müslüman olmadan önce
kaç kadınla beraber olduğumu bilemem. Onlardan çocuğum olmuşsa onu da
bilemem. Ben böyle adi bir hayat yaşarken sen bana hayrandın. Ben şimdi
Müslüman oldum. Tek eşle evliyim. İkinci bir evliliğe niyetli de değilim. İslam
dini dörde kadar izin veriyorsa onların ve çocuklarının sorumluluğunu da ona
yüklüyor. Senin hayran olduğun Batı’da böyle bir sorumluluk yok. Birçok çocuk
babasını bilmez. Baba da çocuğunu görmeden gider bu dünyadan.”
Bu cevap, kelimenin tam anlamıyla Batı hayranı, sözde aydınların kurduğu o
sahte ahlak kulesini yerle bir etmiştir. Şimdi bu cehalet sarmalını ilmek ilmek
çözmek, İslam’ın bu konudaki asil ve fıtrî nizamını ortaya koymak, Peygamber
Efendimiz (S.A.V.)’in hayatı, uygulamaları ve hadisleri ışığında meseleyi tüm
çıplaklığıyla, en derin detaylarıyla gözler önüne sermek icap eder.
BATI AYDINLARININ HAYATLARININ NASIL BİR ÇÖPLÜK OLDUĞUNUN
HİKAYESİ
Yusuf İslam’ın tam on ikiden vurduğu ve parmak bastığı o derin yara, bugün
Batı medeniyetinin ve onun yerli işbirlikçisi olan cahil cühela takımının ısrarla
görmezden geldiği, üzerini süslü kelimelerle örtmeye çalıştığı en büyük
toplumsal çürümedir.
Batı dünyası, özgürlük, bireysellik ve modern yaşam adı altında kadını
hunharca metalaştıran, aile mefhumunu tamamen yok eden ve nesilleri
köksüzleştirerek helak eden bir bataklığa saplanmıştır.
Muhabirin hayranlıkla, gıptayla ve adeta bir kutsal mabet gibi baktığı o Batılı
aydınlar, aktörler, felsefeciler ve burjuva takımı; nikahsız, sorumluluksuz,
günübirlik ve tamamen hayvanî güdülere dayalı ilişkileri modernlik olarak
pazarlarken, aslında insan haysiyetini ayaklar altına almaktadır.
Batı’nın sözde gelişmiş, modern ve özgürlükçü toplumlarında bugün evlilik dışı
çocuk oranları yüzde ellileri, kimi ülkelerde de yüzde altmışları aşmış
vaziyettedir. Sokaklar, babasının kim olduğunu bilmeyen, soy ağacından
mahrum, anne şefkatinden ve baba güveninden uzak, tamamen sistemin
insafına ve sokakların acımasızlığına terk edilmiş modern zaman yetimleriyle
doludur. Kadın, cinsel bir obje, tüketim malzemesi ve reklam aracı olarak son
damlasına kadar sömürüldükten, gençliği ve güzelliği tüketildikten sonra hiçbir
hukuki, mali ve manevi güvencesi olmadan kapı dışarı edilmekte; adına "kadın
özgürlüğü" denilen bu vahşi, kapitalist ve bencil sistemde yapayalnız
bırakılmaktadır.
İşte bu cahil cühela muhabiri ve onun gibi düşünen yerli sömürge aydınları,
Batı’nın bu gayriahlaki lağım sistemini, bu insani dramı, bu çöplük hayatını
“modernlik” diye alkışlamakta; buna karşın, İslam’ın kadını koruma altına alan,
erkeğe en ağır mali ve hukuki sorumlulukları yükleyen adalet nizamını dillerine
dolamaktadırlar.
Batı’nın kokuşmuş çöplük hayatına hayran olanlar, İslam’ın nezih, disiplinli,
koruyucu ve kutsal aile yapısını kavrayamazlar. Çünkü onların zihinleri, hiçbir
sorumluluk taşımadan, hiçbir bedel ödemeden sadece tüketmeye, anlık
zevkleri için insan harcamaya endeksli modern bir kölelik düzeniyle
uyuşturulmuştur.
Yusuf İslam, Batı’nın o pırıltılı sahnesinin arkasındaki bu çöplüğü bizzat
yaşamış, o pisliğin içinden çıkmış bir insan olarak tehlikeyi görmüş ve gerçeği
haykırmıştır. Fakat bizim cahil cühela takımı, Batı'nın vitrinindeki sahte ışıklara
aldanarak o lağımı şerbet diye içmeye devam etmektedir.
İSLAM’DA BİRDEN FAZLA EVLİLİĞİN HUKUKİ VE SOSYOLOJİK TÜM
AYRINTILARI
İslam dininden zerre kadar haberi olmayan, kulaktan dolma ezberlerle,
oryantalist tezgahların ürünü olan broşür bilgileriyle ahkam kesen bu cahil
cühela güruhu, İslam’ın birden fazla evliliği bir emir, bir zorunluluk değil; belirli
şartlara, ağır yükümlülüklere ve adalet terazisine bağlı bir izin, bir ruhsat ve
toplumsal bir emniyet unsuru olarak kabul ettiğini bilmeyecek kadar kördür.
İslamiyet gelmeden önce, cahiliye Arap toplumunda, Pers imparatorluğunda,
Roma’da, Çin’de ve dünyanın diğer pek çok bölgesinde bir erkeğin
evlenebileceği kadın sayısında hiçbir hukuki veya ahlaki sınır yoktu. Erkekler
onlarca, yüzlerce kadını hiçbir hak tanımadan, tamamen bir köle veya bir zevk
aracı gibi himayelerinde tutuyor, canları sıkıldığı an, tutup sokağa
atabiliyorlardı. Kadının ne miras hakkı vardı, ne insani bir değeri ne de
çocukları üzerinde bir söz hakkı.devamı yarın