Bir şehrin iyi yönetilip yönetilmediğini anlamak için uzun raporlara, istatistiklere ya da süslü açıklamalara ihtiyaç yoktur.
Halkın günlük yaşamına bakmak yeterlidir.
Vatandaş sağlık hizmetinden memnun mu?
Çocukları iyi eğitim alabiliyor mu?
Yollar güvenli ve kullanışlı mı?
Belediye temel hizmetlerini yerine getiriyor mu?
Bu soruların cevabı "hayır" ise, "Şehir iyi yönetilmiyor." demektir.
Diyarbakır'ın sorunları yeni değil. Yıllardır aynı sıkıntılar konuşuluyor.
Sağlıkta aksaklıklar, eğitimde yetersizlikler, bozuk yollar, eksik belediye hizmetleri…
Vatandaş, her gün şikâyet ediyor.
Bu şikâyetler çözümle değil, sessizlikle karşılanıyor.
Sorunları duymayan ya da duyduğu hâlde çözmeyen yöneticiler, görevlerini yerine getiriyor sayılabilir mi?
Bir kurum çalışmıyorsa bunun sorumlusu o kurumun başındaki yöneticidir.
Yetki varsa sorumluluk vardır.
Hiç kimse başarının sahibi olup başarısızlığın sorumluluğunu başkasına yükleyemez.
Diyarbakır'da hizmet üretmeyen her kurumun hesabını, öncelikle o kurumu yönetenler vermelidir.
Siyaset, makam sahibi olmak için değil, milletin sorunlarını çözmek için yapılır.
Diyarbakır, milletvekillerini ve belediye başkanlarını bu amaçla seçiyor.
Seçilmişler halkın beklentilerine cevap veremiyor, sorunları yıllarca çözümsüz bırakıyorsa, birinci derecede sorumluluk onlara aittir.
Ardından ilin yönetiminden sorumlu vali, belediye yönetimi ve diğer kamu kurumlarının yöneticileri de kendi görev alanlarında hesap vermek zorundadır.
Nasreddin Hoca'nın meşhur balık fıkrası bugün yaşanan tabloyu adeta özetliyor.
Hoca pazarda balığın kuyruğunu koklayınca pazarcı şaşırır ve sorar:
– Hocam, herkes balığın başını koklar. Sen neden kuyruğunu kokluyorsun?
Hoca şu cevabı verir:
– Başının koktuğunu biliyoruz. Bir de bakalım koku kuyruğa kadar ulaşmış mı?
Bugün Diyarbakır'da birçok vatandaşın hissettiği duygu da buna benziyor.
Sorunların yalnızca yönetimin en üst kademesinde değil, sistemin tamamına yayıldığı düşünülüyor.
Vatandaş, bürokrasiden belediyeye kadar birçok alanda aynı ilgisizliği gördüğünü söylüyor.
Böyle bir tabloda güven de umut da giderek zayıflıyor.
Madalyonun bir de diğer yüzü var.
Belediye hizmetlerinden memnun olmadığını söyleyenlerin önemli bir kısmı, seçim günü geldiğinde yine aynı isimlere oy veriyor.
Sonrası mı?
Çôzülmeyen sorunlardan yakınan yakınana...
Demokrasi sadece şikâyet etmek değildir; sandıkta hesap sormaktır.
Seçmenin tercihleri değişmediği sürece sonuçların değişmesini beklemek gerçekçi değildir.
Bugün Diyarbakır'ın en büyük sorusu şudur: Bu sorunları kim çözecek?
Soruya toplumun güven duyduğu güçlü bir cevap vermek kolay değil.
Herkes sorumluluğu birbirine atıyor; hesap veren ise neredeyse hiç olmuyor.
Diyarbakır'ın kaderini değiştirecek olan ne hamasi söylemler ne de seçimden seçime verilen vaatlerdir.
Şeffaf yönetim, liyakat, hesap verebilirlik ve bilinçli seçmen iradesi olmadan hiçbir şehir hak ettiği yere ulaşamaz.
Belki de en acı gerçek şudur: Bir şehir, yalnızca yöneticilerinin değil, onları seçen toplumun da aynasıdır.
Eğer yanlışlar sürekli ödüllendiriliyor, başarısızlık görmezden geliniyorsa, ortaya çıkan tablo tesadüf değildir.
Diyarbakır'ın kaderi değişebilir.
Bunun yolu ise önce sorumluluğu kabul etmekten, sonra da değişim iradesini hem yönetenlerde hem de seçmende göstermekten geçer.