Bugun...


Hüseyin Kamil Kadıoğlu

facebook-paylas
Aman Seydam, Hâlimiz Yaman! (2)
Tarih: 14-08-2026 00:03:00 Güncelleme: 14-08-2026 00:03:00


 

 

Silsile Var, Sorumluluk Nerede?

 

Geçtiğimiz hafta bu köşede “Aman Seydam, Hâlimiz Yaman!” başlığıyla Türkiye’de tasavvuf, cemaatler, siyaset ve vatandaşlık ilişkisi üzerine bazı sorular sormuştuk. İlk yazımızı okumayan okuyucularımız için kısaca hatırlatalım: Meselemiz tasavvufa veya tasavvuf ehline düşmanlık etmek değil; bilakis tasavvufun tarihî ve manevi iddiasıyla bugün bazı cemaatlerin ortaya koyduğu pratik arasındaki çelişkilere dikkat çekmekti.

 

Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.

 

Tasavvufun en önemli iddialarından biri silsiledir. Şeyh, kendisinden önceki mürşide; o mürşid bir başka mürşide ve nihayetinde Resûlullah Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ulaşan bir manevî zincirden söz eder. Bu silsile, sadece isimlerin peş peşe sıralandığı bir şecere değildir. Eğer gerçekten bir terbiye zincirinden söz ediyorsak, o zincirin ahlakının, sorumluluğunun ve hizmet anlayışının da sonraki nesillere aktarılması gerekir.

 

İşte benim asıl sorum burada başlıyor:

 

Silsileyi Resûlullah’a kadar götürüyoruz da Resûlullah’ın hayatındaki sorumluluk şuurunu neden cemaat hayatımıza taşımıyoruz?

 

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sadece namaz kıldıran bir imam değildi. Medine’de toplumun hukukunu, güvenliğini, eğitimini ve sosyal düzenini de bizzat yöneten bir peygamberdi. Mescid sadece namaz kılınan bir mekân değildi; insanların yetiştirildiği, meselelerin konuşulduğu ve toplumun ihtiyaçlarının ele alındığı bir merkezdi.

 

Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) halife olduğunda ümmetin karşı karşıya kaldığı siyasi ve mali meselelerin dışında kalmadı. Zekât vermeyi reddedenlerle mücadele etti. Hazreti Ömer (radıyallahu anh) devlet yönetiminde adaleti merkeze aldı; yöneticiliği bir makam değil, ağır bir emanet olarak gördü.

 

Peki bugün Resûlullah’a ve Hulefâ-yi Râşidîn’e uzanan bir silsilenin mensubu olduğunu söyleyen bir yapı, kendi mensuplarına yalnızca “Dünya işlerinden uzak durun, siyasete karışmayın.” demekle yetinebilir mi?

 

Burada tasavvufun çok önemli bir ölçüsünü hatırlamak gerekiyor.

 

Hizmet.

 

Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri’ne nispet edilen meşhur bir kıssa vardır. Murakabeye dalan müridlerine, onların hâline bakarak ağır bir ikazda bulunur ve murakabeden önce hizmeti öğrenmeleri gerektiğini söyler. Müridlerine, özetle, “Kaldırın başınızı. Murakabe kim, siz kim? Size düşen temizlik için su taşımak ve insanlara hizmet etmektir. Bu geçitten geçmeden murakabe yapılmaz.” diye seslenir.

 

Ne kadar manidar…

 

Bugün tasavvuf denildiğinde aklımıza hemen zikir, murakabe, rabıta ve manevi makamlar geliyor. Hâlbuki büyükler, müridin önce nefsini kırmasını, insanlara hizmet etmesini ve kendisini başkalarından üstün görmemesini öğretiyordu.

 

Çünkü insan bazen ibadet ederken bile nefsine bir makam bulabilir.

Murakabeye oturmak ona hoş gelebilir; fakat bir başkasının yükünü taşımak ağır gelebilir.

Uzun uzun zikir yapmak kolay olabilir; fakat bir fakirin kapısını çalmak, bir hastanın ihtiyacını görmek, bir garibin derdiyle ilgilenmek nefse zor gelebilir.

 

İşte büyükler bunun için önce hizmeti öğrettiler.

 

Hatta Ubeydullah Ahrâr Hazretleri’ne nispet edilen anlayışta, Allah’ın kullarına faydalı olmanın ve onların ihtiyaçlarını gidermenin nafile ibadetlerden üstün bir değer taşıdığı vurgulanır.

 

Şimdi buradan bugünün cemaatlerine dönelim.

 

Bizim asıl meselemiz tam da budur.

 

Silsileyi taşıyoruz; peki silsilenin ahlakını taşıyor muyuz?

 

Müridimize sadece zikir ve murakabeyi mi öğretiyoruz, yoksa yaşadığı topluma karşı sorumluluk da yüklüyor muyuz?

 

Bir cemaatin başarısı kaç kişinin şeyhinin elini öptüğüyle mi ölçülür; yoksa kaç kişinin yetimin başını okşadığı, fakirin kapısını çaldığı, hastanın elinden tuttuğu ve toplumun derdine derman olmaya çalıştığıyla mı?

 

Tasavvuf insanı toplumdan koparmamalıdır.

 

Bilakis insanı topluma karşı daha faydalı hâle getirmelidir.

 

Bir dervişin elinde tesbih olabilir; fakat gözleri toplumun derdine kapalı olmamalıdır.

 

Dilinde zikir olabilir; fakat adaletsizlik karşısında dili tamamen susmamalıdır.

 

Şeyhine bağlı olabilir; fakat hakkı ve batılı birbirinden ayıracak basiretini kaybetmemelidir.

 

İşte bu noktada tasavvuf ile vatandaşlık arasındaki ilişki de ortaya çıkıyor.

 

Bir Müslüman hem Allah’a kuldur hem de yaşadığı toplumun sorumlu bir ferdidir. Vatandaşlık, insanın yaşadığı ülkeye karşı sorumluluklarını yerine getirmesidir. Oy kullanmak, ülkenin geleceği hakkında düşünmek, adalet talep etmek, yanlış gördüğüne itiraz etmek ve doğru gördüğünü desteklemek bu sorumluluğun parçalarıdır.

 

Burada önemli bir ayrım yapalım:

 

Siyaset yapmak başka, siyasi şuur sahibi olmak başkadır.

 

Tarikatların siyasi partilerin arka bahçesine dönüşmesini istemeyiz. Bir şeyhin müridlerini belirli bir partiye oy vermeye zorlamasını da doğru bulmayız. Fakat bundan, Müslümanın memleket meselelerinden tamamen elini eteğini çekmesi sonucu çıkmaz.

 

Tam tersine, Resûlullah’ın ve Hulefâ-yi Râşidîn’in hayatına baktığımızda din ile toplumun birbirinden kopuk olmadığını görürüz.

 

Bugün bazı cemaatlerde şeyhin siyasi tercihi neredeyse cemaatin tercihi hâline gelebiliyor. Şeyh hangi tarafa bakıyorsa müridin de aynı tarafa bakması bekleniyor.

 

İşte burada durmak gerekiyor.

 

Seyda da insandır. Şeyh de insandır. Âlim de insandır.

 

Hürmet başka şeydir, masumiyet iddiası başka şey.

 

Bir mürşide saygı göstermek, onun her siyasi değerlendirmesini dinî bir hüküm gibi kabul etmek anlamına gelmez. Hele bir insanın siyasi tercihini “hak yolunun gereği” gibi sunmak, manevi terbiyeyi siyasetin emrine vermektir.

 

Kur’an-ı Kerim bize sorumluluğu başkasına devretme imkânı tanımıyor:

 

“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”

(Zümer, 39/7; En‘âm, 6/164)

 

Öyleyse yarın sandık başına gittiğimizde de hesabı biz vereceğiz.

 

Şeyhimiz değil.

 

Bugün bir siyasi tercihte bulunduğumuzda da sorumluluk bize aittir.

 

Bir cemaatin içinde bulunmak, aklı ve vicdanı teslim etmek demek değildir.

 

Tasavvufun maksadı insanı iradesizleştirmek değil, nefsini terbiye ederek daha şuurlu bir kul hâline getirmektir.

 

İşte Ubeydullah Ahrâr Hazretleri’nin müridlerine yaptığı o ikaz da burada yeniden anlam kazanıyor:

 

Önce hizmet.

 

Çünkü insanlara hizmet etmeyi öğrenmeden manevi makam aramak, nefse yeni bir makam aramaktan başka bir şeye dönüşebilir.

 

Belki bugün bazı müridlerin de murakabeden önce başını kaldırıp çevresine bakması gerekiyor.

 

Mahallesinde kim aç?

 

Kim hasta?

 

Kim yalnız?

 

Kim borç içinde?

 

Kim adaletsizliğe uğruyor?

 

Kim geleceğinden endişe ediyor?

 

Ve en önemlisi:

 

Ben bütün bunların neresindeyim?

 

Tasavvuf, insanı dünyadan kaçıran bir mağara değildir.

 

Tasavvuf, insanın dünyaya esir olmadan dünyanın içinde yaşayabilmesidir.

 

Kalbin Allah ile olacak, ama insanların yükünü de taşıyacaksın.

 

Dilin zikirde olacak, ama gerektiğinde hakkı da söyleyeceksin.

 

Şeyhine hürmet edeceksin, ama hakkı şahısların üzerinde tutacaksın.

 

Silsileni Resûlullah’a bağlayacaksın, ama Resûlullah’ın ümmetine karşı taşıdığı sorumluluğu da unutmayacaksın.

 

İşte mesele tam olarak budur.

 

Silsile var, peki sorumluluk nerede?

 

Şecere var, peki hizmet nerede?

 

Murakabe var, peki insan nerede?

 

Aman Seydam…

 

Hâlimiz gerçekten yaman.

 

Devam edecek…

 

İrade Hareketi Genel Koordinatörü

Hüseyin Kamil Kadıoğlu



Bu yazı 857 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARA
GAZETEMİZ

YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
YUKARI