Yine bir haber…
Doğrusu artık şaşırmıyorum. Çünkü uzun zamandır aynı filmi farklı sahnelerle izliyoruz. Değişen sadece mekânlar, kişiler ve kullanılan yöntemler oluyor. Hedef ise hiç değişmiyor: İslam, Kur’an-ı Kerim ve Müslümanların mukaddes kabul ettiği değerler. Bu defa adres, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin mezuniyet töreniydi.
Bir öğrenci, üzerinde Rabbimizin “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” emrinin yazılı olduğu pankartı taşıyor. Ne hakaret var, ne taşkınlık, ne de provokasyon… Sadece Kur’an-ı Kerim’den bir ayet… Fakat bazılarını rahatsız etmeye yetiyor. Önce pankart indirilmeye çalışılıyor. Bu mümkün olmayınca önüne geçilerek görünmesi engelleniyor. Ardından kamuoyuna yansıyan görüntülerde bu tavrı destekleyen açıklamalar duyuyoruz. İşte burada durup düşünmek gerekiyor. Çünkü mesele yalnızca bir pankart değildir. Mesele, o pankartın üzerinde yazan ilahî kelamdır.
Bir hukuk fakültesinde yaşanan bu hadise beni yalnızca bir Müslüman olarak değil, aynı zamanda hukukun temel ilkelerine inanan bir vatandaş olarak da derinden düşündürdü. Çünkü pankartta yazan ayet şuydu: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Şimdi samimiyetle soruyorum: Bu ayetin rahatsız edici tarafı nedir? Dosdoğru olmayı tavsiye etmesi mi? Adaletten ayrılmamayı emretmesi mi? Hakikatin yanında durmayı istemesi mi?
Bir hukuk fakültesinde bundan daha evrensel, bundan daha kapsayıcı ve bundan daha ahlaki bir ilke düşünülebilir mi? Bugün dünyanın hangi hukuk sistemi doğruluğu reddeder? Hangi anayasa dürüstlüğü suç sayar? Hangi mahkeme adaletin doğruluk üzerine kurulmadığını iddia edebilir? O hâlde “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” çağrısından rahatsız olunmasının hukukla, özgürlükle veya çoğulculukla açıklanabilecek bir tarafı var mıdır? Kanaatimce yoktur.
Çünkü hukuk dediğimiz şey, kanun maddelerinden önce bir ahlak meselesidir. Doğruluğun olmadığı yerde adalet olmaz. Adaletin olmadığı yerde hukuk olmaz. Hukukun olmadığı yerde ise güçlü olanın sözü geçer. İşte bunun için beni asıl düşündüren, bir Kur’an ayetinin görünmesinden rahatsız olunması değil; yarının hâkimlerini, savcılarını, avukatlarını ve akademisyenlerini yetiştiren bir fakültede doğruluğu emreden ilahî bir çağrının engellenmeye çalışılmasıdır.
Yarın cübbe giyecek, insanların malı, canı, haysiyeti ve özgürlüğü hakkında karar verecek insanların bulunduğu bir ortamda “dosdoğru olun” çağrısının önüne geçilmesi, ister istemez şu soruyu akıllara getiriyor: Yarın adaleti tesis edecek insanlar, doğruluğu temsil eden bir ilkeye bugün tahammül edemiyorsa bunun üzerinde düşünmek gerekmez mi? Bu soru yalnızca Müslümanların değil, hukuka inanan herkesin sorması gereken bir sorudur.
Çünkü bu ayet yalnızca Müslümanlara hitap eden dinî bir çağrı değildir. Aynı zamanda insanlığın ortak vicdanına seslenen evrensel bir ahlak ilkesidir. Doğru ol. Eğrilme. Hakikatten ayrılma. Emanete ihanet etme. Bir hukukçu için bundan daha kıymetli hangi öğüt olabilir? İşte bu sebeple yaşanan hadisenin basit bir öğrenci tartışması olarak görülmesini doğru bulmuyorum.
Son yıllarda buna benzer örnekleri defalarca gördük. Bir gün Peygamber Efendimiz’e hakaret, bir gün Kur’an-ı Kerim’e saygısızlık, bir gün başörtüsünü hedef alan açıklamalar, bir gün ezana yönelik tahkir, bir gün camileri küçümseyen ifadeler… Şimdi de bir Kur’an ayetinin görünmesini engellemeye yönelik bir tavır… Bütün bunların toplumda nasıl bir iklim oluşturduğunu artık konuşmak zorundayız. Çünkü hiçbir toplum, mukaddes kabul ettiği değerlere yönelik sistematik saygısızlıklar normalleştiğinde huzurunu koruyamaz.
Buradan özellikle devletimizi yönetenlere de samimi bir çağrıda bulunmak istiyorum. İfade özgürlüğü, başkalarının kutsalına hakaret etme özgürlüğü değildir. Eleştiri haktır. Fikir hürriyeti de haktır. Ancak toplumun ortak huzurunu hedef alan, milyonlarca insanın kutsal kabul ettiği değerlere yönelik aşağılayıcı tavırlar hukuk devleti açısından da ciddiyetle değerlendirilmelidir. Toplumun huzurunu korumak sadece sokaktaki güvenliği sağlamak değildir. İnsanların inançlarını özgürce yaşayabilecekleri güven ortamını tesis etmek de devletin asli vazifelerindendir.
Ben kimseye öfkeyi tavsiye etmiyorum. Kimseyi hukukun dışına çağırmıyorum. Fakat sessiz kalmayı da doğru bulmuyorum. Çünkü sessizlik bazen yanlışın normalleşmesine hizmet eder. Müslüman, vakarını koruyarak hakkını savunur. Hukuk içinde itiraz eder. Mukaddesatına sahip çıkar. Bunu yaparken de kimsenin hakkına tecavüz etmez.
Bizim istediğimiz ayrıcalık değildir. Bizim istediğimiz, bu ülkenin milyonlarca evladının kutsal kabul ettiği değerlere aynı saygının gösterilmesidir. Çünkü bu topraklar bin yıldır Kur’an’ın rehberliğinde yürüyen bir medeniyetin mirasını taşımaktadır. Bu milleti ayakta tutan yalnızca ordusu değildir. Yalnızca ekonomisi değildir. Bu milleti ayakta tutan, ortak inancı, ortak vicdanı ve mukaddesatına gösterdiği hürmettir. Bu hürmet zedelendiğinde sadece din değil, toplumsal huzur da yara alır.
İşte bunun için diyorum ki; mesele bir pankart meselesi değildir. Mesele, doğruluğu emreden bir ilkeye gösterilen tahammülsüzlüktür. Ve doğruluktan rahatsız olan bir anlayışın adaleti nasıl temsil edeceği sorusu, hepimizin üzerinde ciddiyetle düşünmesi gereken bir meseledir.
Hüseyin Kamil Kadıoğlu
İrade Hareketi Genel Koordinatörü