Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın NATO Zirvesi dönüşünde yaptığı, “İster kabul edin ister etmeyin ama artık reddi miras yapan bir Türkiye yok.” sözü, kanaatimce yalnızca bir siyasi değerlendirme değildir. Bu söz, son yirmi üç yılda Türkiye’nin kendi tarihiyle, medeniyetiyle ve kimliğiyle yeniden barışmasının veciz bir ifadesidir.
Bir millet geçmişiyle kavga ederek geleceğini inşa edemez. Köklerini inkâr eden toplumlar, zamanla başka medeniyetlerin gölgesinde yaşamaya mahkûm olurlar. Çünkü tarihini reddeden, kimliğini de kaybetmeye başlar.
Ne yazık ki bu ülkede uzun yıllar boyunca Osmanlı denildiğinde geri kalmışlık, hilafet denildiğinde korku, ecdat denildiğinde ise yüz çevrilmesi gereken bir geçmiş algısı oluşturulmaya çalışıldı. Oysa Osmanlı, altı asır boyunca üç kıtaya adalet götürmüş, farklı din ve milletleri hukuk çatısı altında yaşatmış büyük bir medeniyetin adıdır. Bugün Balkanlar’dan Kudüs’e, Bosna’dan Üsküp’e, Yemen’den Hicaz’a kadar ayakta duran camiler, medreseler, köprüler, hanlar, imaretler ve vakıf eserleri bunun sessiz şahitleridir. Bunlar bir işgalin değil; adalet anlayışının, merhametin ve İslam medeniyetinin izleridir.
Cumhurbaşkanımızın ifade ettiği “reddi miras” anlayışı tam da yıllarca bu millete empoze edilmeye çalışılan zihniyetin adıdır.
Bugün NATO Zirvesi’nde liderleri mehter takımı ve yeniçeri kıyafetleriyle karşılayan törene itiraz edenler, gerçekte yalnızca tarihî bir gösteriden rahatsız olmuyorlar. Asıl rahatsızlıkları, bu milletin kendi kökleriyle, medeniyetiyle ve tarihî hafızasıyla yeniden buluşuyor olmasıdır.
Çünkü mehter yalnızca bir müzik değildir.
Bizim medeniyetimizin sesidir. Bizim milletimizin hafızasıdır. Bizim ordumuzun imanla, cesaretle ve fetih ruhuyla yürüyüşünün sembolüdür.
Yeniçeri kıyafeti de sıradan bir tarihî kostüm değildir. O, bizim ecdadımızın; İslâm sancağını Balkanlar’dan Yemen’e, Kafkaslar’dan Kuzey Afrika’ya kadar taşıyan ordusunun hatırasıdır.
Mehter bizim sesimizdir. Osmanlı bizim ecdadımızdır. Yeniçeri bizim tarihimizdir. Bunlar başkasına ait bir geçmiş değil; bizim medeniyetimizin, bizim milletimizin ve bizim kimliğimizin ayrılmaz parçalarıdır. Bunlardan rahatsız olmak, aslında kendi tarihinden ve kendi köklerinden rahatsız olmaktır.
Osmanlı’nın kuruluşunda sadece kılıç yoktu; Kur’an vardı, sünnet vardı, adalet vardı, vakıf medeniyeti vardı, ilim vardı. Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) şu müjdesi vardı:
“İstanbul elbette fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.”
Fatih Sultan Mehmed Han bu nebevî müjdeye nail olmak için fethe yürüdü. İstanbul fethedildiğinde ilk yaptığı iş yağma yaptırmak değil; Ayasofya’yı camiye çevirmek, can ve mal emniyetini teminat altına almak oldu. Kanûnî Sultan Süleyman yalnızca kazandığı savaşlarla değil, kurduğu hukuk nizamıyla “Kanûnî” unvanını aldı. Yavuz Sultan Selim Han Hilâfet makamını devralarak İslam ümmetinin birliğine hizmet etti. Sultan Abdülhamid Han ise parçalanmak istenen devleti onlarca yıl diplomasiyle ayakta tutmaya çalıştı.
İşte bizim mirasımız budur.
Elbette Osmanlı Devleti’nde hata yapan yöneticiler de olmuştur. Hiçbir beşerî idare masum değildir. Ancak birkaç yanlış üzerinden altı asırlık bir medeniyeti mahkûm etmek ne tarih ilmine ne de insafa sığar.
Daha da önemlisi şudur: Biz Osmanlı’yı sadece bir devlet olarak görmüyoruz. Biz Osmanlı’yı, İslam medeniyetinin son büyük cihan devleti olarak görüyoruz. Çünkü Osmanlı’nın meşruiyet kaynağı vahiydi. Devlet anlayışının temelinde Kur’an vardı. Hukukunun temelinde sünnet vardı. Mahkemelerinde şer’î hükümler uygulanıyordu. Medeniyet anlayışının merkezinde Allah’ın rızası bulunuyordu.
Bu sebeple Osmanlı’yı sahiplenmek yalnızca tarihî bir nostalji değildir. Bu, İslam medeniyetine sahip çıkmaktır. Bu, ecdadımıza vefa göstermektir. Bu, kimliğimizi inkâr etmemektir.
Bugün Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması, Osmanlı eserlerinin ihya edilmesi, tarihî mirasa sahip çıkılması ve uluslararası platformlarda mehterin yeniden yer alması, Türkiye’nin kendi medeniyet kodlarına yeniden dönmeye başladığını göstermektedir.
Bir millet ecdadını inkâr ederek büyüyemez. Köklerinden koparılan bir ağacın ayakta kalması nasıl mümkün değilse, tarihinden ve medeniyetinden koparılan bir milletin de güçlü kalması mümkün değildir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Yeryüzünde dolaşın da sizden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna bakın.” (Âl-i İmrân, 137)
Bu ayet bize tarihi ibret almak için okumayı emretmektedir; ondan utanmayı değil.
Bugün yapılması gereken ne geçmişi putlaştırmak ne de geçmişi kötülemektir. Yapılması gereken; tarihimizden ibret almak, medeniyetimizin güçlü yönlerini yeniden ihya etmek ve geleceğimizi kendi inanç ve medeniyet değerlerimiz üzerine inşa etmektir.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ifade ettiği gibi, artık reddi miras yapan bir Türkiye yoktur.
Artık kendi tarihini bilen, ecdadıyla iftihar eden, Osmanlı’yı utanılacak değil örnek alınacak büyük bir medeniyet olarak gören ve en önemlisi kimliğini İslam medeniyetinden bağımsız düşünmeyen bir Türkiye vardır.
Çünkü biliyoruz ki köküne sahip çıkan milletler ayakta kalır. Medeniyetini koruyan toplumlar istikbalini de korur. Osmanlı bizim geçmişimizdir. İslam bizim kimliğimizdir. Türkiye Cumhuriyeti ise bu aziz milletin devletidir. Dün ecdadına sırtını dönenler vardı; bugün ise hamdolsun ecdadına sahip çıkan, tarihini bilen ve medeniyetini yeniden ayağa kaldırmaya çalışan bir Türkiye vardır.
Allah bu millete bir daha kendi tarihini inkâr ettirmesin, kendi medeniyetinden utandırmasın ve Kur’an ile Sünnet’in rehberliğinde yürüyen bir istikbal nasip eylesin. Âmin.