İman Kalbe İnmediğinde…
Bugün bu satırları bizim Müslümanlara hitaben kaleme alıyorum.
Belki ilk cümlede kullandığım “bizim Müslümanlar” ifadesi size garip gelmiştir. Hatta içinizden, “Müslümanın bizdeni, sizdeni mi olur?” diye soranlar olabilir.
İşte tam da bu noktada Yüce Allah’ın şu ikazını hatırlamak gerekir.
“Bedevî Araplar: ‘İman ettik.’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz. Fakat teslim olduk deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize girmedi…’”
(Hucurât Sûresi, 14)
Şimdi gelin bu ayetin tefsirine bakalım.
Esed b. Huzeyme oğullarından bazı bedevî Araplar, kıtlık yıllarında Medine’ye gelmiş, zahiren kelime-i şehadet getirerek Müslüman olduklarını söylemişlerdi. Ancak kalplerinde gerçek bir iman bulunmuyordu.
Medine sokaklarını kirletmiş, hayatı zorlaştırmış, ardından da Resûlullah Efendimiz’e:
“Biz sana ailemizle geldik. Seninle savaşmadık. Bunun karşılığında bize zekâttan pay ver.”
diyerek yaptıkları teslimiyeti bile başa kakmaya başlamışlardı.
İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu ayeti indirdi.
Çünkü bunlar iman ettikleri için değil; öldürülmekten, mallarını ve ailelerini kaybetmekten korktukları için teslim olmuş kimselerdi. Kalpleri iman etmemişti.
Kur’an onların bu hâlini açıkça ortaya koyuyor.
Bu ayeti okurken insan ister istemez günümüzü düşünüyor.
Acaba bugün de diliyle “Müslümanım” diyen; fakat iman kalbine inmeyen insanların çağında mı yaşıyoruz?
Bana göre en acı gerçeklerden biri budur.
Bugün ülkemizde binlerce dernek, vakıf, platform ve cemiyet var. İsimlerinin başında “İslam”, “Kur’an”, “Peygamber”, “Müslüman” gibi kelimeler bulunuyor.
Fakat mesele Allah’ın dinine sahip çıkmaya gelince büyük bir sessizlik hâkim oluyor.
Belki de en büyük problemimiz, Müslümanca düşünen insanların çok olması değil; mümince hareket eden insanların az olmasıdır.
Geçtiğimiz günlerde bir ahlâksız çıkıp Kur’an-ı Kerim’e, Peygamber Efendimiz’e ve Aziz Rabbimize yönelik son derece çirkin ifadeler kullandı.
Bu sözler milyonlarca Müslümanın yüreğini yaraladı.
Peki sonra ne oldu?
Kaç dernek meydanlara indi?
Kaç vakıf ortak bildiri yayımladı?
Kaç cemiyet teşkilatlarını harekete geçirdi?
Kaç kişi bunu kendi şahsî meselesi bildi?
Ne yazık ki büyük çoğunluk sessiz kaldı.
İşte asıl acı olan budur.
Çünkü küfür cephesi kendi adamına sahip çıkarken, biz Kur’an’a sahip çıkmakta gecikiyoruz.
Oysa yapılması gereken çok açıktır.
Hakarete uğrayan Kur’an’ın yanına gitmek…
Onu açıp okumak…
Ve bize ne emrettiğini öğrenmek.
Kur’an bize şöyle buyuruyor:
“Düşman topluluğunu takip etmekte gevşeklik göstermeyin…”
(Nisâ Sûresi, 104)
Bu ayet yalnızca savaş meydanlarını anlatmaz.
Aynı zamanda iman mücadelesini de anlatır.
Bugün bizim cihadımız; dinimizi öğrenmek, yaşamak, anlatmak ve müdafaa etmektir.
Bugün atılacak en büyük kurşun;
Allah’ı daha çok anmaktır.
Kur’an’ı daha çok okumaktır.
Peygamber Efendimiz’i daha çok tanıtmaktır.
İslam’ı daha çok yaşamaktır.
Ve Allah’ın dinini daha fazla insana ulaştırmaktır.
İşte kâfirleri rahatsız eden en büyük güç budur.
Bu sebeple İslam’a hizmet eden insanları yalnız bırakmamalıyız.
İnancını savunan ilim adamlarını…
Hakikati anlatan hocaları…
Kur’an’a sahip çıkan gençleri…
Sosyal medyada İslam’ı müdafaa eden hesapları desteklemeliyiz.
Bir paylaşımı beğenmek belki birkaç saniyemizi alır.
Bir videoyu paylaşmak bir dakikamızı bile almaz.
Ama bunları yapmadığımızda hakikatin sesi daha az insana ulaşır.
Geçtiğimiz günlerde sayfamızda “İslam’ı Koruma Kanunu Çıkarılsın” çağrısında bulunduk.
Zannettik ki bu talep bütün Müslümanların ortak talebi olacaktır.
Fakat gördük ki yanılmışız.
Şarkılar…
Türküler…
Magazin haberleri…
Eğlence videoları…
Binlerce, hatta on binlerce beğeni alırken;
Kur’an’ı korumaya yönelik bir çağrı aynı ilgiyi görmüyor.
İşte asıl üzerinde düşünmemiz gereken budur.
Demek ki problem yalnızca bize hakaret edenlerde değil.
Bir problem de bizim duyarsızlığımızdadır.
Çünkü bir toplum, mukaddesatına gösterdiği ilgi kadar güçlüdür.
Kur’an bizim hayat kitabımızdır.
Peygamber Efendimiz bizim önderimizdir.
Allah ise uğruna canımızı vereceğimiz Rabbimizdir.
Eğer bunlar saldırıya uğradığında sessiz kalıyorsak, oturup önce kendimizi sorgulamalıyız.
Belki de yeniden Hucurât Sûresi’nin on dördüncü ayetine dönüp şu soruyu kendimize sormalıyız:
“İman gerçekten kalbimize indi mi, yoksa biz sadece Müslüman olduğumuzu söylemekle mi yetiniyoruz?”
Allah bizleri, dini yalnızca diliyle değil; kalbiyle, tavrıyla ve mücadelesiyle yaşayan gerçek müminlerden eylesin.
İrade Hareketi Genel Koordinatörü
İlahiyatçı-Yazar
Hüseyin Kâmil Kadıoğlu